Anasayfa Anasayfa Aşk-ı Hakiki | Sayı 98

Aşk-ı Hakiki | Sayı 98

14 dakika ortalama okuma süresi
0
0

Allah’ın insanlara verdiği çeşitli uzuvlar içerisinde belki de Allah katında en önemlisi kalptir. Allah Azze ve Celle insanlara bildiğimiz gibi el, ayak, göz gibi çeşitli uzuvlar verdi. Bu uzuvlar insanın dünyada kendi ihtiyaçlarını karşılayabilmesi gerektiği için verildi ama kalbe gelince kalp, yalnız Allah’a aittir. Başkası için kullanılması da doğru değildir. Kalbin Allah’a ait olması; başka şeylere çevrilmemesi manasına gelir. Eğer kalbinizi başka şeylere çevirirseniz kalbiniz sizden Allah huzurunda şikayetçi olacak ‘Ya Rabbi sen beni bu insana şunun için vermiştin fakat o beni farklı yollarda kullandı’ diyecektir, tıpkı diğer uzuvların kıyamet günü insandan şikayetçi olması gibi.

                Allah’ın sıfatlarını, kâinatını, mahlukatını düşünmek insanda zamanla Allah sevgisini doğuracaktır. Bir Hadis-i Şerifte Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem: “Allah’ın zatını düşünmeyin, mahlukatını düşünün” buyuruyor. İnsanların Allah’ın zatını düşünmeye güçleri yetmez. Bazı insanlar Allah’ın zatını düşünmüş ve Allah’ı anlayamamış, bazıları da Allah’ın mahluklarını düşünmüş ve bu şekilde Allah’ı anlayabilmiştir. Bazı insanlar mahlukları düşünmüş ve Halık’a gitmiş Allah’ı bulmuş, bazı insanlar da mahlukları düşünmüş ve onlara takılıp kalmıştır. Bazı insanlar vardır ki Leyla ve Mecnun gibi önce bir insana aşık olmuş fakat daha sonra o aşktan gerçek aşka ulaşmış. Allah, o aşkı kendisine çevirmiştir.

                Herkes Allah’ın kendisine vermiş olduğu kalbi yalnız Allah’a tevcih etmekle mükelleftir. Kul, kendisine verilen en önemli amillerden birisi olan ve insanı harekete geçiren aşkı gerektiği yerde ve gerektiği kişilere karşı kullanmak zorundadır. Birçok insan Allah’ın kendisine vermiş olduğu bu kuvvetli duyguyu, layık olmayan mahluklara karşı kullanmak suretiyle katletmiştir.

                AŞK İSTER Kİ…

                Aşk ister ki sevdiği kusursuz olsun halbuki sevdiklerimizin büyük çoğunluğunda kusur vardır. İnsanlar neyi sevmişse hepsi kusurlu olmuştur. Eğer sen sendeki aşkı takdir etmek istiyorsan kusursuz olanı aramak zorundasın yoksa asla tatmin olmayacaksın. Selefi Salihin Allah ile birlikte olmaktan aldığı zevki hiçbir şeyden alamaz hale gelmişti. Daima Rabbi ile beraber olmak insanı cihat etmeye teşvik eder. Ama böyle olmayanlar, Allah yolunda ayakları tozlandığında şikâyetlenir, ‘yorulduk’ derler. Ama Allah ile beraber olanlar, Allah’ın her attığı adımının karşılığını vereceğini bilenler ise attıkları adımlardan asla yorulmazlar.

                Aşk-ı hakiki ister ki, maşukumla aşkım daimî olsun, ebedî olsun. Ama şöyle bir gerçek var ki neye âşık olursanız olun o ebedî değildir. Ebedi aşkı ararsanız Allah’tan başkasını bulamazsınız. Aşk ister ki hiçbir zaman o lezzet bitmesin. Oysaki o lezzetin bitmesi kaçınılmazdır ancak Allah’a âşık olanların aldığı lezzet bitmeyecektir. Hasan Basri Rahimehullah’ın dediği gibi: “Eğer bizim içinde bulunduğumuz lezzeti krallar anlayabilselerdi, üzerimize ordular gönderirlerdi. Ama heyhat onu alamazlar. O başka bir şeye benzemez.”

                Allah sevgisi, Allah’ın Rasulü’ne olan sevgiyi doğurur. Sad bin Muaz Radıyallahu Anh bir savaşta Efendimize diyor ki: “Ya Rasulallah senin için bir çardak yapılmasını istemez misin? Altında istirahat edersin ve yanında bazı süvariler seni beklesin. Biz de savaşa girelim eğer Allah bizi galip getirirse ne âlâ yok eğer galip gelemez isek şehit olursak sen ve seninle beraber olan süvariler geriye gidersiniz, bizimle şu anda savaşmaya gelmemiş olan başka kardeşlerimizin yanına dönersiniz, onlara komutanlık yaparsın. Senin ölmen hepimizin ölmesinden daha tehlikelidir. Sen istirahat et Ya Rasulallah ve seni koruyan bir ordu bırakalım yanında. Ondan sonra eğer mağlup olursak, o ordu ile başka Müslümanlarla birlikte savaşmaya gidersin.” Ashabın Efendimize olan sevgisine bakın. Allah’ı sevenler, Allah’ın Rasulü’nü sevmeyi ve O’nu korumayı görev biliyorlardı. Çünkü Allah’ı sevmek Allah’ın davasını ve O’nun Rasulü’nü sevmekle mümkündür.

                Önce kul mu Allah’ı sever yoksa Allah mı kulunu sever? Bu konuda farklı görüşler olabilir. Bazen önce Allah kuluna kendisini sevdirir ondan sonra kul Allah’ı sever. Bazen de evvela kul Allah’ı sever, ondan sonra Allah da kulunu sever. Bu konuda Tasavvuf uleması arasında farklı görüşler olabilir. Ama şu bir gerçektir ki öncelikle bazı kimseler Allah’ı severler sonra Allah da onlara kendisini sevdirir. Bazı kimselere de önce Allah kendisini sevdirir ondan sonra onlar da Allah’ı severler.

                Allah’a karşı olan sevgi ve aşk insanları dünya sevgisinden kurtarır. Yoksa başka bir şeyin insanı dünya sevgisinden kurtarması mümkün değildir. Kur’an-ı Kerim ve sünnet, bize daima Allah’ı sevmeyi, Allah’ın bize verdiği nimetleri düşünmeyi emrediyor. Allah’ın nimetlerini düşününüz, gökyüzüne bakınız düşününüz, hayvanlara bakınız düşününüz… Bütün her şeye bakınız ve ardından düşününüz. Neden mi? Çünkü ancak bunları yaptığınız zaman Allah’ı sevebilirsiniz. Allah’ı sevdiğiniz zaman ise zirvelere yükselirsiniz. Her biriniz birer yıldız haline gelirsiniz. Eğer Allah’ı sevmek istiyorsanız, Allah’ın mahluklarını düşününüz.

                Ebu Hureyre’de geçen bir hadiste, “Allah hangi genci sever” sorusuna cevaben Efendimiz: “Allah kendi yolunda gençliğini feda eden genci sever” buyuruyor. Allah kendisi yolunda gençliğini feda eden, bütün vaktini, nefsinin kötülüklerinden arınmış ve Allah’a kul olarak hayatlarını feda edenleri sever. Yine başka bir hadiste Efendimiz: “Kişi sevdiği ile beraberdir” yani Allah’ı ve Rasulü’nü sevenler kıyamet gününde Allah’la beraber olacaklardır buyurmuştur.

                Ya Rabbi! Kalbimize sevgini nasip eyle. Başka sevgileri kalbimizden çekip al. İbrahim Aleyhisselam’ı imtihan ettiğin gibi bizi de zor imtihanlardan geçirme. İbrahim Aleyhisselam, İsmail Aleyhisselam’ın sevgisiyle imtihan edilmişti. Allah Azze ve Celle onun kalbindeki sevgiyi normal seviyeye getirmek ve İsmail’in sevgisini kalbinden alıp onun yerine Allah sevgisini tam yerleştirebilmek için oğlu İsmail’i kes diye emretmişti. Bu ağır bir imtihandı. Bunu ancak İbrahim Aleyhisselam başarabildi. Bizi İbrahim Aleyhisselam gibi ağır imtihanlara girdirme Ya Rabbi! *

                * Alparslan Kuytul Hocaefendi’nin 1995 yılında yapmış olduğu “Aşk-ı Hakiki” adlı dersinden hazırlanmıştır.

Daha Fazla
Yazardan Daha Fazla: Furkan Nesli
Kategoriden Daha Fazla: Anasayfa

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Göz atmak ister misiniz?

Furkan Neslinin Değerli Okurlarına; “Biz Kocaman Bir Aileyiz”

Yayın hayatına başladığımız günden bugüne bizi yalnız bırakmayıp takip eden, eksikliğini b…