Anasayfa Anasayfa Sekülerizmin Toplum ve Eğitime Etkisi | Sayı 104

Sekülerizmin Toplum ve Eğitime Etkisi | Sayı 104

28 dakika ortalama okuma süresi
0
0

Bir toplum kendi iç dinamiklerini, kendisini bu­günlere kadar taşıyan dini ve manevi değerlerini kaybederse artık kendisi olmaktan çıkmış, baş­ka bir topluma dönüşmüştür. Bu toplum ne kadar yüksek sesle “hayır ben geçmişte neysem şimdi de oyum, ben değişmedim. Sadece bazı yönlerimi çağa uyarladım, geliştirdim, yenilendim” dese de bu du­rum onun değiştiği, dönüştüğü gerçeğinin üstünü örtmeyecektir.

Bugün tüm dünyadaki toplumların çoğunda var olan bozulmaların temelinde Batı Medeniyeti ve onun icat ettiği ideolojilerin tesiri vardır. Bu du­rum baş döndürücü teknolojik gelişmelerle kendi­ni gizleyip perdelese de var olan gerçek değişme­mektedir. İnsanlık, manevi boşluğun yol açtığı zifiri karanlık çukura hızla yuvarlanmaktadır. Batı Me­deniyeti toplumsal yapımızı kısmi bazı yönlerden değiştirmekle yetinmemiş, toplumun tüm kesimle­rine sirayet edecek bir dönüşüme sebep olmuştur. İlk zamanlarda belki samimi niyetlerle Batı’nın tek­nolojisinden, ilminden faydalanmak amacıyla bazı yönleri taklit edildiyse de zamanla kılık-kıyafetleri, yaşam tarzları ve hatta inancı alınmaya başlandı. Batı, İslami yönümüzü, hayata bakış algımızı değiş­tirirken bunu bazı kavramlar eşliğinde gerçekleşti­riyor, bugünün Müslümanları olarak bazen bu kav­ramları modernleşmenin, entelektüel olmanın şartı sayarak alıyor, yadırgamadan içselleştiriyoruz. Ba­zen de aşırı gelenekçi refleksler göstererek çağımı­zın tamamen gerisinde kalma pahasına tüm yeni­liklere kapılarımızı kapatıyoruz. İslam her meselede bize dengeyi, itidali öğrettiğine göre bu durumlarda tavrımız nasıl olacak, hangi kavramı ne oranda ka­bul veya reddedeceğiz? Bu kavramlara anlam yük­lerken oluşacak yaklaşımlardan kendimizi ve top­lumumuzu nasıl muhafaza edeceğiz? İslam’ın tüm zamanlara ve çağlara hitap eden bir din olması, bu özelliğinin toplumsal gelişmelerle münasebeti han­gi oranda kalmalıdır? Bu sorular eşliğinde girdabı­na kapıldığımız, çoğu kez “dünyevileşme” anlamıyla bildiğimiz “sekülerizmin” toplumumuza ve özellikle de eğitimimize tesirini irdeleyeceğiz.

Sekülerleşme veya sekülerizm, bu anlamda Batı’dan ithal ettiğimiz bir kavramdır. Toplumsal dönüşümün, hayata ve olaylara farklı (din dışı) ba­kışın bir yansımasıdır. Birbirine yakın gibi olsa da çok farklı şekillerde tanımlanmıştır. “Dini düşünce, muamelat ve kurumların sosyal önemini yitirdiği bir süreç (Briyan Wilson); dini inançlar, ibadetler ve cemaat duygusunun toplumun ahlaki hayatından uzaklaştırılması (Victor Lidz); mistisizm dahil tüm dini konu ve tutumlara karşı tam ilgisizlik (Daniel L. Edwards); yarı paganlaşma (El Wood); dini otori­tenin gerilemesi (Mark Chaves); dini olanın karşıtı (Edward Baily)” gibi çeşitli yönleriyle tanımlanmış­tır.”1

SEKÜLERİZMİN DOĞUŞU

Avrupa’nın, Hristiyanlığın var olan gücünü kır­mak için dini özellikle toplumdan ve yönetimden uzaklaştırdığı, laiklik anlayışını benimsemeye baş­laması Rönesans ve Reform hareketlerinin başladığı döneme rastlar. Avrupa bunu aydınlanma dönemi olarak lanse etse de gerçekte bu bir aydınlanma değil bir karanlıktan (tahrif edilmiş, baskıcı ve gayrı fıtri Hristiyanlıktan) başka bir karanlığa (ideolojile­rin koyu karanlığına) geçiştir. Bu bir yönüyle Avru­pa’yı tahrif edilmiş Hristiyanlıktan kurtarıp madden yükselmesini sağlarken diğer yandan ideolojilerin pençesine düşmekten ve manen çökmekten kur­taramamıştır. Orta Çağ’da Hristiyanlık ve temsil­ci olan kilise çok güçlenmiş, kralları ve toplumları aforoz edecek yetkilere sahip olmuştu. Bir yandan tüm bilimsel gelişmelere karşı tavır takınıyor, yeni­liklere karşı katı bir tutum sergiliyor, diğer yandan Roma’nın resmi dini olduğu dönemde de yönetimin halkı ezmesinde en önemli dayanağı teşkil ediyor­du. Bu durum, Katoliklerin katı tutumuna karşı ortaya çıkan Protestanlık, dini değerlerle savaşma ve dünyevileşme anlamında modernizm ve bunun yanında sanayi devrimi gibi gelişmelere sebep ol­muş, tüm bu gelişmeler de sekülerizmin doğuşunu sağlayan faktörler olmuştur. Mevcut Hristiyanlığın hurafe dolu ve fıtrata uymayan baskıcı inanç siste­mi, bu baskıdan kurtulmak isteyen aydınlar için itici güç oldu. Bununla birlikte dini değerlerin her tür­lüsüne şüpheli ve dışlayıcı bir gözle bakıldı. Özel­likle Protestanlığın hakim olduğu bütün modern toplumlarda sekülerizm de birlikte var olmuştur. Bunun sonucu olarak din, kamu hayatında giderek ayrıştırılmış, bireyciliğe yani kişiye özel hale getiri­lerek manevi dünyanın inşasına kaydırılmış, böyle­ce din sosyal önemini de yitirmiştir.

Batı’nın aydınlanma sürecinde dini bırakmasını referans alan İslam coğrafyası aslında bozulmaya Osmanlı’nın son zamanlarında başlamıştı. Batıyı referans alanların göz ardı ettiği nokta şuydu: Batı tahrif edilmiş dini değerleri bırakıp belki teknoloji ve bilimde yükselmişti ancak aynı oranda manevi değerlerini ise kaybetmişti. Bu temel gerçek ıska­lanınca Kurtuluş Savaşı sonrasında söylenen “Biz referansımızı göklerden gelen dogmatik kurallarla değil akıl, bilim ve fenden alacağız” sözleri artık ge­lecekte Batı Medeniyetinin referans alınacağının, vahyin devre dışı bırakılacağının habercisiydi. Hal­buki İslam, hiçbir zaman aklı devre dışı bırakmamış, bilimsel gelişmelere engel olmamıştır. Vahyin de aklın da kaynağı aynı yerdir. Kanıtlanmış bilim ile İslam’ın nas kabul edilen doğruları arasında hiçbir çelişki olmamıştır. İslam Medeniyetinin hakim ol­duğu yıllarda ilme ve alime değer verilmiş, bilimsel gelişmeler daima teşvik edilmiştir. Böylelikle hem ilim ve fende hem de maneviyatta bir yükselme olmuştur. Tarih buna şahittir. Dünyada söz sahibi olduğumuz yıllarda mı daha fazla güçlüydük bugün mü? O günkü toplumun maneviyatı ve ahlakı mı daha yüksekti bugünkü toplumun mu? Bu soruların cevabı bellidir.

Batı’ya yönümüzü dönüp dini değerlerden uzak­laşınca sekülerleşme hızlı bir şekilde toplumun tüm alanlarında görülmeye başladı. Önce kılık-kıyafeti­miz, sonra adet ve alışkanlıklarımız değişti. Sonra ahlakımızda, birbirimizle olan münasebetlerimizde değişim başladı. Sekülerleşme ilk olarak bu yönle­rimizi törpülerken sonra sıra inancımıza, hayata ve olaylara bakış açımıza, referans aldığımız değerle­rimize geldi. Çoğu zaman İslam toplumunda sekü­lerleşme kavramı dünyevileşme anlamında kullanı­lır, din dışına çıkma anlamı pek verilmez. Ancak son zamanlarda öyle anlayışlar türedi ki bunları sahih bir itikat içerisinde değerlendirebilmek oldukça zordur. Ameli noktada görülen birtakım eksiklik­lerden inanç noktasındaki birtakım yanlış fikirlere geçildi. İnsanın dini referans alıp gereğini yerine getirememesi, günahkâr olması ya da tembellik yapması başkadır, dini referans olmaktan çıkar­ması (kabul etmemesi) başka bir şeydir. Birincinin fiili amel boyutunda iken diğerininki itikat/inanç boyutundadır ve daha da tehlikelidir. İslam ile yoğ­rulmuş topraklarda yaşamamız, Allah’ın yardımı ve samimi çalışmalar yapan hayır kuruluşlarının kat­kısıyla yine de insanımızın ahlakının tam bozul­mamış olması, vicdanlarının derinliklerinde hâlâ fıtratlarının tesirinin görülmesi gelecek adına ümit vericidir. Ancak bu sekülerleşme sürecini tersine çevirmek bugün güçlü bir akıntıya karşı kürek çek­mek gibi zorlaşmıştır. İslam düşmanları ve İslam’a yapılan saldırılar çok ve güçlü, akıntıya karşı kürek çeken samimi insan sayısı azdır. Bununla birlikte elimizde onlarda mevcut olmayan iki şey var. İlki Allah’ın mükemmel dini ve bu dinin tertemiz aki­desi. İkincisi de eğer birincinin gereklerini yerine getirirsek gelecek olan Allah’ın yardımı. “Uğrumuz­da cihad edenlere yollarımızı gösteririz”2 ve “Eğer siz Allah’(ın dinine)a yardım ederseniz Allah da size yardım eder ve ayaklarınızı bu yolda sebat ettirir”3 ayetleri bize bu garantiyi vermektedir. Tüm bunlara rağmen zafer yine de Allah’tandır, oluşacak yenil­gi ise çoğunlukla bizim gafletimiz ve tembelliğimiz bazen de imtihan gereğidir. Eğer biz toplumumuzu sahih İslam akidesiyle, İslam’ın sunduğu tüm vita­minlerle eğitirsek, bunun için tembellik ve gaflet göstermezsek o zaman arzu edilen İslam toplu­muna hatta medeniyetine ulaşmak mümkün olur. Aksi takdirde neslimizi bugün büyük oranda sekü­lerizmin tesirinde olan eğitim sistemine ve toplum yapısına terk edersek İslam Medeniyeti özlemi bir hayal olmaktan öteye geçmez.

Bunu yapabilmek için evvela bugünkü eğitimin eksiklerini ortaya koymak ve onları düzeltmeyle işe başlamak lazımdır. Bu konuda eğitim camiasına ge­rekli uyarılarda bulunmak, kamuoyunda farkındalık meydana getirmek ve neslin gidişatında tüm top­lumu ortak paydada birleştirmek gereklidir. Müs­lüman olmanın gereklerinden birisi de içinde yaşa­dığımız toplumun özellikle de neslin gidişatından kendimizi mes’ul hissetmemizdir. Maalesef eğitim sistemimizin iyi olmadığını toplumun tüm kesim­lerinden duyuyoruz. Onlar belki meseleye sadece maddi kalkınma ve bilimsellik yönüyle bakıyorlar ancak asıl yönü ihmal ediyorlar. Elbette ki eğitimin kalitesi, dünya üniversiteleri içinde sıralamadaki yerimizin üst basamaklarda olması önemlidir. An­cak bundan daha önemlisi topluma nasıl bir birey kazandırdığımızdır. Bir insanın inancı, ahlaki değer­leri ve maneviyatı sağlam değilse fizik, kimya, ma­tematik gibi alanlarda çok üstün bir yeteneğe sahip olması ne ifade eder? Örneğin, fizikte çok üstün bir bilim adamı, eğer kendisini zapt edecek bir kutsala inancı yoksa, bu kişiyi atom bombası vb. kitle imha silahları üretmekten ve onu dünyada savaş çıka­ran sermaye sahiplerinin pazarına sunmaktan ne alıkoyacaktır? Bu işin bir yönüdür. Diğer bir yönü de sekülerizmin etkisinde meseleye sadece dünye­vi açıdan bakmaya başlayan ebeveynler, toplumun da tesiriyle zeki çocuklarını sadece pozitif ilimlere yönlendireceklerdir. Bu durumda toplumun mane­vi kanaat önderleri alimler yetişmeyecek, o yöne kanalize edilen çok zeki olmayan çocukların ilmi meselelere vukufiyetleri de az olacaktır. Bir toplum yalnız pozitif ilimlere önem verip dini/manevi ilim­leri ihmal ederse teknolojik olarak sınıf atlasa bile ilim ve maneviyatta, insanlığa örnek olmada sınıfta kalacaktır.

Ülkemizde eğitim düzeyi kalite anlamında art­mayıp sadece sayısal anlamda mezunlarda artış olmaktadır. Kaliteyi yakalamadan sadece mezunla­rın artış oranıyla övünmek ve bunu yeterli görmek kendimizi kandırmaktır. Dünya genelinde sayılı üniversiteler içerisinde sıralamada ilk 500 üniver­site içerisinde hiçbir devlet üniversitemizin olma­yışı, sadece 350-400 ile 400-450 bandında iki özel üniversitemizin bulunması bir başarısızlık değil de nedir? Bunun yanında üniversite mezunu sayımız her yıl artış gösteriyorken aynı oranda suç oranla­rının azalmayıp paralel bir artış göstermesini nasıl ve hangi gerekçelerle izah edeceğiz? İlköğretim ve lisede yüzeysel öğretilen siyer ve din kültürü dersleriyle gençlerimize maneviyat dolu bir kalp ve geleceğe sağlam bakacağı bir ideal kazandırama­dığımız ortadadır. Eğitim tek yönlü olmamalı hem maddi hem manevi olmalıdır. Hatta manevi eğitim önce başlamalı, kalpler ıslah edildikten sonra ilim yolculuğuna çıkılmalıdır. Eskilerin deyimiyle ilmin başı (Ma’rifetullah) Allah Azze ve Celle’yi tanımaktır. Rabbini tanımayan ilim/bilim adamının kendisine de toplumuna da hayrı olmadığı gibi fayda yerine zarar getirecektir. Kalbin ıslahı ve maneviyatla te­meli atılan bir eğitim hayatı sağlam meyveler vere­bilir, o zaman toplumun sahih eğitiminden söz edi­lebilir. Aksi takdirde bilimsel yönden gelişip manevi yön ihmal edilirse o toplumda ahlaki zafiyet baş gösterecek hatta teknoloji geliştikçe bozulmalar daha da hızlanacaktır. Böyle toplumlarda bireyler sadece kendini düşünen toplumunu düşünmeyen bencil kimselere dönüşecektir.

Eğitimin sekülerizmin pençesinde olduğunun alametleri toplumda son zamanlarda iyice belir­miştir. Eğitimin durumunu göz önünde bulundu­rurken sadece bugünün gençlerine bakmak doğru olmaz, dünün genci olan ve bu eğitimden geçmiş olan milyonlarca yetişkin ve onların meydana ge­tirdiği toplumsal yapı bu değerlendirmeye tabi tu­tulmalıdır. Bu perspektiften baktığımızda görünen şudur: Meşru evlilik oranlarının düşüşte, boşanma ve gayrı meşru ilişkilerin yükselişte olması. Tele­vizyonlarda her geçen gün aileyi hedef alan dizi ve programların revaçta olması, izlenme rekorları kır­ması, her türlü haramın ve münkerin yaygınlaşma­sı, her geçen gün daha da teşvik edilmesi, toplum­sal şiddetin sürekli tırmanış göstermesi ve buna paralel suç oranlarında artış olması, istatistiklerde dini ve manevi değerlerde düşüşlerin olması, İslami hassasiyete sahip bireylerin ideolojileri benimser tarzda fikri ve pratik yönelimler göstermesi, muha­fazakâr zenginlerin israfta yarış yapması, cemaat, STK, alimler ve hocaların her geçen gün prestijinin azaltılması, dini çağrıştıran tüm kavramların içinin boşaltılmaya çalışılması ve nefret duyulur hale ge­tirilmesi vb. birçok durum sekülerizmin bir ahtapot gibi toplumumuzu sardığının emareleridir. Bu tıpkı buzdağının görünen kısmı gibidir, daha derinle­mesine analiz edildiğinde sorunun çok daha bü­yük ve derinlikli olduğu anlaşılacaktır. Umarım herkes bu gidişatın değişmesi yönünde adımlar atar ve içinde bulunduğumuz toplum gemisinin daha fazla su almasına ve batmasına müsaade et­mez. Son söz olarak söyleyecek olursak, gençliğin eğitiminde ve onlara ideal kazandırmada vahyin mutlaka temel alınması, çağın gerektirdiği bilimsel gelişmelerin yanında maneviyatın ve erdemin de ihmal edilmemesi elzemdir.

 

  1. Altıntaş, Ramazan, Din ve Sekülerleşme, Pınar Yayınları, 2005: 44
  2. Ankebut, 69
  3. Muhammed, 7
Daha Fazla
Yazardan Daha Fazla: Murat Gülnar
Kategoriden Daha Fazla: Anasayfa

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Göz atmak ister misiniz?

Furkan Gönüllülerinin Adalet Mücadelesi | Sayı 105

Furkan Nesli Dergisi’nin bir yazarı olarak değerli Başyazarımız Alparslan Kuytul Hocaefend…