Mazlum Ümmetin Çığlıkları

Doğu Türkistan’da Ramazan Ayı

Paylaş:

“Ölüm altında, zulüm altında ve kılıç altında oruç tutmak; orucun bedelini ölümle ödemek… Normalde insanlar orucun bedelini açlıkla öderler, iftara kadar açlıktan elleri titrer belki. Ama Uygurların ödediği bedel ölüm, zindan ve işkencedir.”

İçimizi kaplayan bir sevinçle Ramazan ayına kavuşmuş olmanın coşkusunu yaşarken hatırda tutmamız, dualarımızda unutmamamız gereken bir ülke daha var: Oruç tutmanın ölümle eşdeğer olduğu Doğu Türkistan…

Çin’in soykırımı altında Müslümanca bir yaşamın mücadelesini veren Doğu Türkistan Ramazan ayında da akıl almaz zulümlerle karşı karşıya kalmaya devam ediyor.  Ramazan ayı öncesinde Doğu Türkistanlılar tarafından işletilen işletmelerin bir ay boyunca açık olup satışlarına devam etmeleri ve oruç saatlerinde açık kalmaları gerektiği yönünde bir bildiri yayınlanmaktadır. Kurallara uymayan işletmeler kapatılmakta ve Müslümanlara sokak ortasında zorla su içirilip yemek yedirmeye çalışılmaktadır. Bu zorlamalar öyle bir boyuta taşınmıştır ki, Uygur Türkü Müslümanlara zorla içki içirilmekte, içmeyenler toplama kamplarına gönderilmektedir. Memurlara, işçilere ve öğretmenlere yalnızca Ramazan ayında öğle yemeği paketi dağıtılmakta ve Doğu Türkistanlı Müslümanlar gözetmenler tarafından denetlenmektedirler. Müslümanlar sahura kalktıklarını gizlemekte, sahur vakti ışığı yanan evler tespit edilip toplama kamplarına götürülmektedir.

BEDELİ ÖLÜM OLAN ORUÇLAR…

Doğu Türkistan’da oruç tutmanın karşılığını ve bedelini Doğu Türkistanlı bir Müslüman şöyle aktarmaktadır:

“Ramazan’ın ilk gününde insanlar sahurda ne hazırlayacaklarını, iftara kimi davet edeceklerini, kime gideceklerini, hanımefendilerse iftara ne yapacaklarını düşünürler. Bunlar ne tatlı ne masum dertlerdir. Ancak muhtemelen Uygur Türkleri şunu düşünüyorlardır: ‘Oruç tutarsam beni öldürecekler mi?’

Uygur Türkleri oruç tuttuklarını belli etmemek, çiğnemeseler de Çinli memurlar kendilerine sorduklarında ‘ağzımda sakız var nasıl oruçlu olayım?’ demek için ölmemek için ağızlarında sakız taşırlar. Belki de sigara uzatıldığında oruçlu olduğu halde onu almak zorunda kalacaktır.

Biz öğrenciyken Çinli komünist komiserler sınıflara girer, herkesin eline bir bardak su verirler ve öğrencilere içirirlerdi. Öğrenciler orada Çinli komiserlerin önünde su içerler ama yine de akşama kadar oruçlarına devam ederlerdi. İslam ülkelerinde rahatlıkla oruçlarını tutan, hatta orucunu uyuyarak geçiren bir sürü insan varken Uygurlar hapse, ölüme ve çok ağır işkenceler görme ihtimallerine rağmen oruçlarını tutmaktadırlar. Ölüm altında, zulüm altında ve kılıç altında oruç tutmak; orucun bedelini ölümle ödemek… Normalde insanlar orucun bedelini açlıkla öderler, iftara kadar açlıktan elleri titrer belki. Ama Uygurların ödediği bedel ölüm, zindan ve işkencedir. Müslümanlığın, Allah’a inanmanın bedelini ödemek için Uygurlar oruç tutup canını verebilir, başını secdeye koyup ölümü göze alabilirler...”

Yine çocukluğundan itibaren Doğu Türkistan’da baskı altındaki ibadetlere ve Ramazan ayına şahitlik eden biri yaşadıklarını şöyle aktarıyor:

“Ramazan denince herkes huzur bulmuş gibi olur ama Doğu Türkistan’da endişe başlardı. Çocukluğumuzda oruç tutmak için annemizden izin istediğimizde okulda denetim olup olmayacağını düşünürdük. Ramazan ayında öğretmen evden getirdiğimiz ekmekleri, tatlıları yememizi istiyor, oruç tutmanın iyi olmadığını anlatıyordu. Ortaokul yılları da aynı şekilde geçti. Oruca niyet getirirken dua ettiğimizde duamıza şunu da ekliyorduk: O gün denetim olmasın ve orucumuzu tam olarak yerine getirebilelim. Lise döneminde yatılı okulda kaldığım için oruç üzerindeki sıkı kontrolü daha çok hissedebildim. Öncesinde öğretmenlerimin yaşım küçük olduğu için tutmamam gerektiğini anlattığını düşünüyordum. Ama lisede nöbetçi öğretmenler sabahları denetim yapar, tuvalete gitmek için bile kalktığımızda oruç için kalkıp kalkmadığımızı sorguya çekerlerdi.

Babam devlet memuru olduğu için sorulduğunda oruç tutmadığını söylüyordu ama oruçlarını tutuyordu. Yaz günleri yemekleri serin olduğu için avluda yerdik. Ama 2012 yazında dışarıda denetim olduğu için artık yemeği evin koridoruna sererdi annem. Annem yemeği bile rahatça yapamayacak olmuştu, sofrayı da ışıkların kapalı olduğu koridora kuruyordu. Polis gürültülü bir şekilde arabayla mahalleyi geziyordu. Ramazan olduğunu bildiği halde mahalleyi ‘su içer misin?’ ‘Kurabiye getirdim yer misin?’ diyerek geziyordu. Uygurların oruç tutup tutmadığını sadece okuduğumuz okul ve mahallemizdekiler değil beraber çalıştığımız işyerindeki Çinli arkadaşlarımız bile denetliyordu. Ramazan benim için endişe ve huzursuzluktu. Her an bir şey olabilir korkusuyla sahurda duamızı ediyorduk. Evden oruçla çıkıyorsak akşama kadar o oruçla eve dönmemiz zor oluyordu. 2017’de ise zulüm farklı bir boyuta ulaştı. Ailemle konuştuğumda ‘ne yapıyorsunuz?’ soruma ‘yemek yedik’, ‘annenle meyve kesiyorduk’ cevaplarını alıyordum. Başlangıçta şaşırdım, oruç tutmadılar mı diye düşündüm ama sonra anladım ki babam telefonlar dinlendiği için benim Ramazan hakkında telefonda konuşmamam için özellikle yemekten kalktığını, meyve kestiğini anlatıyordu. 2017’de insanlar tamamen oruç tutmaktan korkacak ve oruç hakkında konuştuklarında cezalandırılacak hale gelmişlerdi…”

Peygamberimizin bir bedenin parçaları gibi olduğumuzu vurguladığı kardeşlerimiz Ramazan ayını akla ve tahayyüle sığmayan zulümler altında geçirmektedirler. Acılarını paylaşmak, zulmü duyurmak ve onları ellerimizi semaya her açışımızda hatırlayıp dualarımızda yer vermek yapmamız gerekenlerin en asgarisidir. Rabbimiz bizleri Doğu Türkistan’ın ve zulüm altındaki tüm İslam coğrafyasının felaha erdiği ve kardeşlerimizle hep birlikte bayramı yaşayacağımız günlere eriştirsin…*

*Aktarımlar sosyal mecralarda yaşadıkları zulümleri anlatan Doğu Türkistanlı Müslümanlardan yapılmıştır.