Mektup

Öncü Nesil Destanının Neresindeyiz?

Paylaş:

Kirli bir kumpas sonucu haksız bir şekilde tutuklanan ve tutukluluğu bir yılı aşkın süredir devam eden Erol Ardıç Beyefendi’nin Kayseri T Tipi Cezaevinden yazmış olduğu mektubu sizlerle paylaşıyoruz.

Selamün Aleyküm…

Bize destek veren, kardeş olmanın bedelini ödeyen bayan-erkek tüm kardeşlerimden Allah razı olsun.  Gönderdiğiniz fotoğraf ve yazıları cezaevi arkadaşlarımla da paylaşıyorum. Bu durum onların da etkilenmesine ve bizlerin yalnız olmadığımızı anlamalarına vesile oluyor.

Kaderimizde ikinci defa cezaevine girmek de varmış. İlk tutukluluğumda tutukluluk kararının yüzüme okunması, ilk kelepçe takılması, ilk defa ailemle konuşmak gerçekten zor olmuştu. Fakat bu tutukluluğum öncekine nispeten daha kolay oldu. Bu tutukluluğumun zorluğu ise birçok suçtan yatan insanlarla beraber kalmamızdı. Alışmadığımız ortamlar; kalabalık, ses, gürültü, küfür, kavga vs. durumlarına sabretmek gerçekten zormuş. Ama çok şükür Rabbim onların da kolaylığını verdi.

İslam davasının kaderinde zulüm, iftira, işkence, sürgün ve zindan var. Biz de kaderimizi yaşıyoruz. Bu dava için nice Peygamberler nice dava adamları nice zorluklar çekti. İşte mezhep imamımız İmam-ı Azam Ebu Hanife… 

İmam-ı Azam Ebu Hanife zamanın halifesi, Halife Mansur’un kadılık görevi teklifini reddettiği ve yaptığı zulümlere karşı çıktığı için zindana atılıp kırbaç cezası ile vücudu perişan edilmişti. Bir gün İmam-ı Azam’ın oğlu bir yerden geçerken bir şeyleri hatırlayarak ağlamış, oğlu neden ağladığını sorduğunda: “Oğlum! Deden İmam-ı Azam’ı halife Mansur burada günde 10 defa olmak üzere 10 gün boyunca kırbaç vurdurarak dövdürdü” deyip ağlamaya devam etmişti. Zalimler bununla da kalmayıp istediklerini yaptıramayınca koca imamı zindanda zehirleyerek 70 yaşında şehid ettiler. İmam-ı Azam bedel ödedi, sonraları Mansur’un torunu Halife Harun Reşid başa geçti ve Tevhidin, adaletin hüküm sürdüğü yıllar yaşandı.

Birileri kendini feda etti, böylelikle sonraki nesiller rahat etti. İmam-ı Azam gibi kendini feda edenler, tarih boyunca hayırla yad edildiler, zalimler ise nefretle anıldılar. Rabbimiz o fedakârlık yapan yiğitler hakkında: “Allah mü’minlerden canlarını ve mallarını cennet karşılığında satın almıştır”1 buyurur. Canını ve malını bu pazarda satamayalar utansınlar! Rabbim İmam-ı Azam’ın şehadetini de kabul buyursun.

İzmir Ödemiş Cezaevindeyken hocamızın kendisine verilen 10 dakikalık telefon ile görüşme hakkını İslam davası uğrunda feda ettiğini öğrendiğimde çok etkilenmiştim. Çünkü cezaevinde yatan bir kimse için ailesi ve çocukları ile konuşmak, onların seslerini duymak çok büyük bir sevinç, çok büyük bir mutluluktur. Şimdi de Ağrı’da 2 haftada bir kez 10 dakika verilen telefon hakkını birtakım riskleri de göze alarak hakkı anlatıp İslam davasına ve dava kardeşlerinin maneviyat kazanmasına feda ettiğini duyduğumda çok etkilendim. Ve bu durumdan rahatsız olan karanlık güçler verilen o az dakikalarda anlatılan hakikatten rahatsız olmuş ve hakkın sesini kendilerince kısmak isteyerek telefon görüşmesi yasağı getirmeyi istiyorlar. Rabbim zalimlerin zulmünü yanlarına bırakmasın! *

Rabbim hocamdan razı olsun. O ki ümmetin kurtuluşu için gece gündüz demeden rahatını mezarına gömen, Tevhid davası için her şeyden vazgeçebilen yiğit… Fedakâr, eli öpülesi, gittiği yola baş koyulası, destan yazan, önemli bir alim, cesur bir liderdir…

İşte bugün yiğit bir hoca ve yiğit bayan-erkek dava kardeşlerinin eli ile öncü neslin destanı yazılıyor. Biz bu kutlu destanın neresindeyiz? Neyimizi, ne kadar feda ettik? Bu soruyu kendimize sormalıyız. Yarınlar bizim için çok geç olabilir…

Sahabeden Afif b. Ömer Radıyallahu Anh, Peygamber zamanında geç kalmışlığını büyük bir pişmanlık ile anlatır. Afif b. Ömer diyor ki: “Ben cahiliye döneminde ticaretle uğraşan bir adamdım. Ticari bir maksatla Mekke’ye gelmiştim. O sırada Abdülmuttalip’in oğlu Abbas ile oturmuş sohbet ediyordum. Bir de baktım ki orta yaşlı bir adam arkasında bir hanım, onun arkasında on, on iki yaşlarında bir çocuk Kabe’nin karşısında durup o güne kadar hiç görmediğim bir halde ibadet ediyorlar. O manzaradan çok etkilenmiş hemen Abbas’a onların kimler olduğunu sormuştum. Abbas: ‘Öndeki kardeşim Abdullah’ın oğlu Muhammed, arkasında ki O’nun hanımı, diğeri ise kardeşim Ebu Talip’in oğlu Ali’dir. Muhammed kendisine Peygamberlik geldiğini iddia ediyor. Yaptıkları ibadet ise bu yeni dinin kendilerine öğrettiği namazdır’3 dedi.”

O gün çok etkilenmesine rağmen sadece seyretmekle kaldığını ifade eden Afif b. Ömer, bu tablonun üzerinden neredeyse 21 yıl geçtikten sonra Mekke’nin fethedildiği gün Müslüman olur. İman ettikten sonra bir köşeye çekilir ve gözyaşı döker. İnsanlar iman edip sevineceği yerde ağlayan Afif’in o halini merak eder ve o ağlamanın nedenini sorarlar. Afif der ki: “Bir bilseniz kaçırdığım fırsatı… O gün Allah Rasulü’nün arkasında sadece Hatice ve Ali vardı. Eğer o gün iman etmiş olsaydım yeryüzünün dördüncü Müslümanı ben olacaktım.”4

Vallahi bugün hareketin içinde yer alırsak o zaman çok kıymetli oluruz aksi takdirde yarınlarda Mekkeler fethedildiğinde insanlar akın akın İslam’a girdiğinde şu anki kadar kıymetli olmayacağız.

Son olarak cemaatimizin, hocamızın, dava kardeşlerimizin kıymetini bilelim ve ölene kadar bu davada, bu mücadelenin içinde yer alalım. Kenarda olanlardan, hizmetin ucundan tutanlardan olmayalım ve Allah’ın dünyasında Allah’ın dediğinin olması için varsın bize ne oluyorsa olsun. Bu dava için her şeyimiz feda olsun…

Rabbim bizleri imandan, ihlastan, takvadan ve güzel ahlaktan ayırmasın.

Rabbim, başımıza gelen bu süreci hareketimiz ve şahsımız açısından çokça hayırla sonuçlandırsın. Rabbim, hepimizin yardımcısı olsun. Allah’a emanet olun…

* Bu mektup, Alparslan Kuytul Hocaefendi’nin cezaevinde olduğu süreçte yazılmıştır.

  1. Tevbe, 111
  2. Taha, 124
  3. Ahmed b. Hanbel, Müsned
  4. Hâkim, Müstedrek

Erol ARDIÇ

Kayseri 1 Nolu T Tipi Kapalı Cezaevi

23/3/2023