Dünya, tarihin her döneminde bir dava mücadelesine sahne olmuştur. Bu mücadele, hak ile batıl arasındaki kadim bir mücadeledir. İnsan, yaşadığı dünyanın dar sınırlarına mahkûm bir varlık değildir; aksine, uğruna feda ettiği değerler kadar yücelir, verdiği mücadele kadar anlam kazanır. Bir inancın/davanın gerçek sermayesi, sahip olduğu maddi imkânlar değil; uğruna koşulsuz bir bağlılıkla mücadele eden adanmış ruhlarıdır. Bugün sorulması gereken asıl soru şudur: Fani hedefler için bile canını hiçe sayabilen insan, ebedî bir hakikat için neyi, ne kadar verebilir? İşte bu soru, ümmetin geleceğiyle ilgili varoluşsal bir sorudur.
Dava bir slogandan ibaret değildir; uğrunda hayatın bütün akışının yeniden düzenlendiği, bedellerin bilinçli şekilde ödendiği bir yaşam biçimidir. Dava adamı hayatının önceliklerini, hedeflerini davasına hasretmiş kişidir. Bütün varlığını, mesaisini ve yeteneklerini bu dava uğrunda bilinçli bir iradeyle Allah’ın rızasına ve ümmetin dirilişine tahsis eder. Fedai ise nefsine ağır gelen her şeyi yani canını, malını, rahatını, sosyal itibarını ve konforunu davası uğruna bilinçli bir fidye olarak sunandır. Bu sıradan bir fedakârlık değil, bir isâr (başkalarını kendine tercih etme) eylemidir. Hakikatte fedailik, kaybetme riskini değil, kaybetmeyi göze almaktır. Çünkü o bilir ki, Allah için feda edilen hiçbir şey kayıp değildir.
Tevhid davasının adanmışları, yeryüzünde Allah’ın hakimiyeti gerçekleşsin çabasındadır. Bu ideal, dava adamı olduğunu iddia edenlerin değil, bedel ödeyenlerin gayretiyle gerçekleşir. Bu sebeple asıl mesele, bir davaya sadece “inanmak” değil, ona kendini feda etme, onda yok olma cesareti göstermektir. Muhterem Alparslan Kuytul Hocaefendi’nin ifadesiyle: “Dava adamı, hedefine kilitlenmiş bir mermi gibidir. Nasıl ki güdümlü füzeler, hedefine kilitlenir ve başka hiçbir şeyle ilgilenmezse dava adamı da sadece davasını düşünür ve başka şeylerle meşgul olmaz.” Dava adamı, şartların olgunlaşmasını beklemez; şartları imanı ve iradesiyle inşa eder.
Allah Azze ve Celle Tevbe Suresi 111. ayette şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz Allah, cennet karşılığında mü’minlerden canlarını ve mallarını satın almıştır...” Dava adamı, canını ve malını satmış, karşılığında cenneti almıştır. Artık hayatı kendisine değil, Rabbine aittir. Bu sözleşmede veren kul, alan Allah’tır. Bedel can ve mal, karşılık ebedi cennettir. Bu yüzden fedai, Allah ile ticaret yapan kârlı bir tâcirdir. Bu ticaretin ilk şartı ise ihlastır. Şayet hayatının her zerresini Allah’ın rızasına, dinin hakimiyetine hasretmiyorsan, aslında sen bu ticarette samimi değilsin demektir. Peygamber Efendimiz’in buyurduğu gibi: “Ameller ancak niyetlere göredir...”1
Her konuda olduğu gibi bu konuda da en güzel örneğimiz Peygamberimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem’dir. Mekke müşriklerinin mal, makam ve kadın tekliflerine karşı Rasulullah’ın: “Güneş’i sağ elime, Ay’ı da sol elime verseler, ben yine de bu davadan vazgeçmem...”2 cevabı, dünyevi hiçbir teklifin, davası karşısında duramayacağını gösteren, tavizsiz bir adanmışlık beyanıdır.
Rasulullah’ın ashabında da aynı duruşu, teslimiyeti görmek mümkün. İşte birkaç misal…
Talha bin Ubeydullah, Uhud Savaşı sırasında Müslümanlar dağıldığında, o ve birkaç sahabi Hz. Peygamber’i korumak için siper oldular. Talha Radıyallahu Anh, Hz. Peygamber'e isabet olması muhtemel okları, mızrakları elleriyle ve vücuduyla bertaraf etti. Bu sırada parmakları kesildi ve sayısız yara aldı. Hz. Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem daha sonra onun için “Yeryüzünde yürüyen bir şehit görmek isteyen, Talha’ya baksın!”3 buyurmuştur. Hz. Peygamber’in en yakın dostu ve ilk halife olan Hz. Ebubekir, tüm mal varlıklarını İslam’ın güçlenmesi için feda etmişti. Tebük Seferi için yardım istendiğinde, o günkü servetinin tamamını getirip bağışladı. Hz. Peygamber ona, “Ailene ne bıraktın?” diye sorunca “Onlara Allah’ı ve Rasulü’nü bıraktım” diyerek Allah’a ait olanı gönül huzuruyla sahibine iade etmişti.
Adanmak, batıl ideolojiler uğruna dahi kendini gösterebilir. Japon Kamikaze Pilotları bunun bir örneği: II. Dünya Savaşı'nın sonlarında, Japon İmparatorluğu'nun teslim olmaya zorlandığı kritik bir dönemde, Kamikaze (İlahi Rüzgâr) birlikleri ortaya çıktı. 1944 yılının sonlarına doğru Japonya’nın, ABD’nin hızla ilerleyen donanmasına karşı hayatta kalma şansı giderek azalıyordu. Japon askeri ve ulusal ideolojisi, İmparator’a tanrısal bağlılık esasına dayanıyordu. Savaş gemilerine intihar saldırıları düzenleyecek özel birimler kuruldu. Bu pilotların görevi, uçaklarını düşman gemilerine kasten çarparak kendilerini feda etmekti. Bu, sadece bir savaş görevi değil, tek yönlü ve kesin ölümlü bir görevdi. Pilotlar, genellikle eğitimleri eksik olmasına rağmen bu görevlere gönüllü olarak katılıyorlardı. Bu eylem, sadece bir askeri taktik değil, aynı zamanda ailelerinin onurunu kurtarmak ve imparator için ölmek anlamına geliyordu. Bu pilotlar için geri dönme planı yoktu, onlar için şeref, dava uğruna ölmekte ve böylece milletin kurtuluşuna hizmet etmekteydi.
Batıl davalara adanmış kişiler, bir ideoloji veya sınırlı bir şeref uğruna hayatlarını, en değerli varlıklarını feda edebiliyorlarsa, Allah’a adananların inancı, motivasyonu ve sebatı kıyaslanamaz derecede üstün olmak zorundadır! Eğer insan fani bir amaç için bu kadar fedakâr olabiliyorsa, Allah’ın dünyasında Allah’ın gasp edilmiş hakkı için, mazlum İslam ümmeti için, yetim bırakılan çocuklar, biçare olan halklar için, Tevhid, Adalet, Hürriyet ve Medeniyet için dünyaya ait hiçbir engele takılıp kalmamalıdır!
Batıl davalar için bile böyle bir adanmışlık mümkünse, davası hak ve mükafatı ebedi olan bizler, sadece belirli rutinleri yapan Müslüman kimliğinin yeterli olmadığını idrak edip adanmış dava adamlarına dönüşmeliyiz. Sözden eyleme geçmek zorundayız. Vaktinin geriye kalan kısmını davaya ayıran değil tamamını hak davaya tahsis eden olmalıyız.
Bugün ümmet, bedel ödemeye hazır adanmışlara muhtaçtır. “Yapılsa güzel olur” diyen temennicilerin değil, “benden başlasın!” diyen öncüler topluluğunun oluşması gerekmektedir. Rabbimiz, bizi “canlarını ve mallarını cennet karşılığında satan”4 kullar zümresine dahil eylesin! Âmin.
1. Buhari, İman 41
2. İbn Kesir, es-Sîretu’n-Nebeviye, 1/474
3. Tirmizi, 3739; Hakim, el-Müstedrek, c.3, s. 424
4. Tevbe, 111
