İbn Haldun, devletleri canlı bir organizma olarak ele almış ve her devletin; “doğar, büyür, olgunlaşır ve sonra çözülerek yıkılır yani ölür” döngüsü içerisinde var olabildiğini ileri sürmüştür. Ona göre devletlerin ömrü 120 yıl kadar, yani üç kuşaktır. Birinci kuşak yani kurucu nesil; güçlü bir asabiyete, mücadele ruhuna, sade bir yaşama ve ciddi bir disipline sahiptir. Böylelikle devleti kurup bir düzen tesis ederler. Sonra gelen ikinci; yani koruyucu nesil ise toplumsal ve kurumsal düzeni güçlendirir, ekonomik gücü artırır, onlar kadar mücadeleci olmasalar da ilk kuşağın değerlerinin farkındadır. Ancak bu dönemde lüksün artmaya başlaması bir tehlike sinyalidir. Çözülüş nesli olan üçüncü kuşakta artık asabiyet denilen dayanışma ruhu kaybolmuş, mücadeleci toplum yerini zenginlik ve rahat içerisinde yetişen narin bir topluluğa bırakmıştır. İlk neslin sade ve disiplinli yaşamı ise yerini lükse, israfa, yolsuzluklara, liyakatsizliğe, menfaat çekişmelerine bırakmış ve bu toplumsal çöküş devletin de yıkılış sürecini başlatmıştır.1 Modern teoriler devletlerin çöküşünü kurumsal erozyon, ekonomik kriz ve siyasi istikrarsızlığa bağlarken İbn Haldun bunları kısmen barındırmakla beraber daha çok ahlaki ve sosyal çözülmenin etkisini ön planda tutarak çöküşün temel nedenlerini ortaya koymuştur. “Devletin bozulması halkın bozulmasından doğar” düşüncesiyle toplumsal çöküşün devletin çöküşüne yol açtığını öngörmüştür. Yani İbn Haldun’un düşüncesinde “toplum çökerse devlet çöker, devlet yozlaşırsa toplum dağılır” şeklinde açıklayabileceğimiz güçlü bir toplum-devlet diyalektiği vardır.
İbn Haldun’un bu genel yaklaşımını ortaya koyduktan sonra konu başlığımız olan ölü toplumların belirtilerine geçebiliriz.
1. Asabiyetin (Toplumsal Dayanışmanın) Çözülmesi
İbn Haldun’un düşünce sisteminde asabiyet, siyasi ve toplumsal yapının temel itici gücüdür.
Asabiyet sadece “akrabalık-soy bağı” değildir, aynı zamanda beraber mücadele etme iradesi ve ortak amaçların etrafında birleşme ve dayanışma ruhudur. Medeni toplumlara göre bedevi toplumlarda çok daha güçlü olan asabiyette, toplum ve idareciler arasında sağlam ve samimi bir bağ vardır. Zorlu yaşam koşulları bireyleri birbirine sıkıca bağlar ve asabiyetten doğan kolektif güç, devletlerin kuruluşunda önemli bir dinamik olur. Yani mücadeleci ve dayanışması yüksek topluluklar devleti kurarlar.2 Toplum ve idareciler sade yaşamı önceler, lüks yoktur ve lider ile halk arasında büyük bir güven ilişkisi vardır. Ancak güçlenen devlet ve bedevilikten uzaklaşma sonucunda ortaya çıkan medeni (şehirli) yaşam, birtakım kaçınılmaz hastalıkları doğurur.
İbn Haldun’a göre bir toplumun en temel çöküş işareti asabiyetin (toplumsal dayanışmanın) kaybolmaya başlamasıdır. Zenginleşen toplumda lüks, rahatlık ve konfor arayışı ortaya çıkar. Lüksün artmasının kaçınılmaz sonucu olarak asabiyet zayıflar yani toplum dayanışma ruhunu ve bedevilikten gelen mücadeleci karakterini kaybeder. İbn Haldun’a göre bir toplum hangi ölçüde refaha ve nimete kendini kaptırmışsa o ölçüde yok olma tehlikesine maruz kalır.3 Asabiyetin yitirilmesi, birlikte hareket etme kapasitesinin de yok olması anlamına gelir. Akrabalık, komşuluk, kardeşlik dayanışması bozulan toplum, çözülmeye başlar ve bireyler yalnızlaşarak toplum atomize olur. Bunun sonucunda toplumsal dayanışma yerini kutuplaşmaya, çıkar gruplarına bırakır ve ortak değerlerin kaybolmaya başlamasıyla da kolektif kimlik kaybolur. Ya herkes birbirini suçlar ya da kimsenin konuşmadığı bir toplumsal atalet ortaya çıkar ve toplumun iç enerjisi tükenmiş olur. Artık böyle bir toplumun ayakta durma şansı kalmamış demektir.
2. Zulüm ve Adaletsizliklerin Artması
Nasıl ki adalet mülkün temeli ise İbn Haldun’a göre zulüm de toplumu tahrip edip harabeye çevirir ve bunun zararını da hanedanlık çeker. Zulüm ve haksızlıklardan dolayı toplumsal yapının ve medeni yaşamın bozulması kaçınılmaz olur. Halka haklarının verilmemesi, kamu malının iktidar sahipleri ve yakın çevreleri tarafından yağma edilmesi, kanuna dayanmayan keyfi uygulamalar ve haksız mülk edinimi toplumda haksızlık ve eşitsizlik hissini yayar.4 Hukuka olan güvenin azalması ve haksızlığın toplumca normal kabul edilir hale gelmesi artık geleceğe dair umutların yitirilmesine sebep olur ve toplum medeni kazanımları kaybetmeye sürüklenerek çözülmeye, çökmeye başlar. Baskı algısı artınca da toplumun gerçekliğinden kopmuş olan yönetici elit ile halk arasındaki bağ artık kopma noktasına gelir. Bu durum aidiyet, dayanışma ve fedakârlık duygularının da kaybolmasına yol açarak toplumsal çözülmeyi beraberinde getirir.
3. Lüks ve Tüketim Kültürünün Toplumu Kuşatması ve Ahlaki Çözülme
Devletin kurulup belli bir seviyeye geldikten sonra kurumsallaşmasını tamamlaması ve şehirleşme kültürünün etkisiyle üçüncü kuşağa gelindiğinde toplum artık kurucu neslin özelliklerini unutmuş olur. Bedevi yönünü yani sade yaşam, zorluklara alışık, cesur, üretme ve mücadele kapasitesi yüksek, disiplinli ve çalışkan, ortak faydayı önceleyen, yardımsever, dayanışmacı yönlerini önemli ölçüde kaybetmiş olur. Emek ve dayanıklılık azalmış, yerini haz ve rahatlık arayışına bırakmıştır. Bununla beraber artan zenginliğin sonucunda toplumda israf, gösterişçilik, sahte refah algısı yaygınlaşır. Kolay yaşama alışmış toplum artık sürekli bir haz arayışında ve konfor beklentisi içindedir. İşte lüksün hâkim olduğu yerde İbn Haldun’a göre karakter de yumuşar, mücadele ruhu çöker ve bu durum toplum için ciddi bir çürüme belirtisidir. Çünkü toplumları güçsüz kılan veya çökerten şey yokluk zamanında çektikleri açlık değil, rahat dönemde alışmış oldukları tokluk yani lüks ve konfordur.5
Ayrıca İbn Haldun’a göre refah ve lüks, ahlakı ifsat eder; çünkü nefiste çeşit çeşit şerlerin, süfli duyguların ve kötü alışkanlıkların ortaya çıkmasına sebep olur. Tüm bunların sonucu olarak toplumda ciddi bir karakter erozyonu ve ahlaki dejenerasyon oluşur. Bu duruma düşen bir toplumun ahvali de perişan olur.6
4. Üretimin Düşmesi, Tüketimin Artması ve Umudun Kaybolması
İbn Haldun, idarecilerin lüks düşkünlüğü ve israfları neticesinde çoğalan harcamaları, artan giderleri nedeniyle mal çoğaltmaya ihtiyaç hissettiklerini ifade eder. Mutat kanunlarla temin edilen gelirlerin bu giderleri karşılayamaz hale gelmesiyle de türlü isimlendirmeler yaparak yeni vergilendirmeler ihdas ettiklerinden bahseder. Sarayların masrafları o kadar artar ki artık halkın malına ihtiyaç duyulur hale gelinir. İbn Haldun’un yüzyıllar önce yaptığı bu tespitler gerçekten birçok ilim dalı (siyaset sosyolojisi, iktisadi hukuk vb.) açısından muazzamdır. İşte toplumsal ve iktisadi adaletin bozulması neticesinde, mallarının yağma yoluyla ellerinden gideceğini düşünen toplumun üretme hevesi kırılır. Ayrıca vergilerin artmasıyla da toplum üretme yerine tüketime yönelir ve ekonomik yapının kırılgan hale gelmesiyle toplumsal bir dağılma sürecine girilmiş olur. Yenilik üretme kapasitesi, çalışma ahlakı ve girişimciliğin kaybedilmesiyle ortaya çıkan bu tembellik ve taklitçilik hali hem dışa bağımlılığı artırarak hem de hedefsizliğe sürükleyerek toplumun varlığını devam ettirme arzusunu kırar ve kendilerini müdafaa etmekten de aciz hale düşürür. Bu şekilde kolektif ümidini de yitiren toplum, en nihayetinde başka bir milletin hakimiyetine girmeye ve yok olmaya mahkûm olur.7
Sonuç olarak çözülmeye ve ölmeye yüz tutmuş toplumlarda ortaya çıkan belirtilere baktığımızda tüm bunları tedavi edecek yegâne reçetenin yine İslam’ın öngördüğü yaşam ve yönetim tarzında olduğunu görürüz. Nitekim İbn Haldun da buna dikkat çekerek İslam’ın kaynaştırıcı, toplumsal dayanışmayı, kardeşliği sağlayıcı yönünün asabiyeti güçlendireceğini ifade etmiştir.8 Faziletli bir toplum inşa etme adına Müslümanlara yüklenen idealler de medeniyet seviyesini sürekli ileri taşıma adına topluma bir dinamizm katmaktadır. Bununla birlikte İslam, zulmü haram kılıp adaleti tesis ederek ayrıca israfı, ihtişam tutkusunu, menfaat çekişmelerini ve ahlaki çözülmeyi de dizginlemek suretiyle topluma ve devlete süreklilik kazandırır. Bu yönüyle sosyal bilimler de artık insanlığın İslam’ın yüksek medeniyet seviyesine hasret olduğunu ortaya koymaktadır. Tüm Müslümanların da bir an önce bu gerçeği görüp yeniden medeniyetimize dönme mücadelesine katkı sunmalarını umuyor ve o günlere ulaşmak için dünyanın dört bir yanında gayret eden tüm kardeşlerimi selamlıyorum!
- İbn Haldun, Mukaddime, çev. Süleyman Uludağ, Dergâh Yayınları, 2020, 392-394
- İbn Haldun, A.g.e, s. 373
- İbn Haldun, A.g.e, s. 352
- İbn Haldun, A.g.e, s. 550-551
- İbn Haldun, A.g.e, s. 272
- İbn Haldun, A.g.e, s. 391
- İbn Haldun, A.g.e, s. 539-541
- İbn Haldun, A.g.e, s. 378-379
