Hamd; insanlık âlemi boyunca insanları sorunlarıyla baş başa bırakmayan ve gönderdiği peygamberlerle insanlara yol gösteren Allah Azze ve Celle’ye, Salat-u Selam; cahiliye bataklığına düşmüş insanlık âlemini bataklıktan kurtarmak için gece gündüz çalışıp onlara medeniyetin yolunu gösteren Hz. Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e, Selam ise; çağdaş uygarlığın doğurduğu sorunları gören ve bu tehlikeye karşı toplumu uyandırmaya çalışan tüm kardeşlerimin üzerine olsun.
İnsanlık tarihin hiçbir döneminde görülmediği kadar ciddi ve hayatî sorunlarla karşı karşıyadır. Batı uygarlığı, insanlık gemisini delmiştir ve gemi su almaktadır. İnsanlık uçurumun kenarındadır ve düşmek üzeredir. Bu medeniyet, insanlara ve toplumlara zarar vermiştir. Bu medeniyette içki ve uyuşturucu tüketimi artmakta; faiz, kumar ve dolandırıcılık yoluyla insanların malları sömürülmekte; hırsızlık ve cinayet her gün çoğalmaktadır. Zina, LGBT ve her türlü ahlaksızlık normalleşmekte; boşanmalar ve intihar her gün daha da artmakta; haksız savaşlarla milyonlarca insan öldürülmekte ve milyonlarca insan muhacir durumuna getirilmekte; mutsuz ve yalnız insanlar çoğalmakta, psikolojik sorunlar hızla artmaktadır. Bu medeniyet suçludur. Çünkü yaklaşık iki asırdır yeryüzünde batı uygarlığı hâkimdir ve mevcut sorunlardan onlar mesuldür.
Kilisenin akıl ve bilimle çatışmasının sonucunda batı medeniyeti dinden uzaklaşmış hatta dine düşman kesilmiş, yanlış din dinsizliğe sebep olmuş ve batılılar seküler bir hayat tarzını benimsemiştir. Böylelikle kilisenin ve yanlış dinin baskısından kurtularak özgürlük arayışına girmişlerdir. Ancak yağmurdan kaçan Batı Medeniyeti doluya tutulmuş, kiliseye ve yanlış dine kulluktan kurtulmuş olsa da özgür olamamış ve sonunda dünyaperest ve nefisperest olmuştur. İnsana yakışır bir medeniyetin arayışı içinde olan ve insanlığın sorunlarının gerçek çözümünü arayan bugünün entelektüelleri ve düşünürleri, sekülerizmin gerçek yüzünü ve zararlarını ortaya koymak ve şu mevcut medeniyetin gerçekte bir medeniyet olmadığını ilan etmek zorundadırlar. Bu ilan, vicdan sahibi entelektüellerin insanlık âlemine namus borcudur.
Bu medeniyet sadece dine düşmanlık etmekle ve dini bitirmeye çalışmakla kalmamış; ateizm, deizm, panteizm ve agnostisizm gibi yanlış inanç ve felsefeleri yaymış ve binlerce yıllık insanlık geleneğini de yıkmıştır. Yerine insanî ve ahlaki değerleri ve doğru medeniyet esaslarını koyamadığı gibi yıktığı geleneklerin doğru alternatiflerini de üretememiştir. Sadece din emniyetini yok etmemiş, mal, can, akıl ve nesil emniyetini de yok etmiştir. “Dine ihtiyacımız yok, akıl ve bilim bize yeter” denilmiş ancak akla ve bilime değil nefse, şeytana ve liderlere uyulmuştur.
Batı uygarlığı insandan medeniyeti almış yerine modern hayatı vermiştir. İnsana medeni olmayı değil modern olmayı öğretmiştir. Çünkü nefsine tapan ve hırslandıkça hırslanan batılı kapitalist, daha çok para kazanmak istiyordu. Bunun için ürettiği modern yaşam araçlarını kullanmayı medeniyet olarak göstermek zorundaydı. İnsanlar batılı kapitalistlerin ürettiği son model yaşam araçlarıyla aslında sadece modernleşecek ancak kendilerini medenileşmiş olarak göreceklerdi. Böylece batı kapitalizminin yeni köleleri durumuna geleceklerdi. Öyle de oldu ve şimdi batılı kapitalist her gün yeni ürünlerini sattığı bu modern kölelerine bakıp gülümsemektedir. Oysaki modern olmak sadece yaşam araçlarının değişmesiyle gerçekleşirken medeni olmak doğru ve uzun bir eğitim süreci ile gerçekleşir. Yaşam araçlarını değiştirenler modern olsalar da medeni olmuş sayılamazlar. Medeniyet ancak yanlış inançtan doğru inanca, kötü ahlaktan güzel ahlaka ve insana yakışmayan hayat tarzından insana yakışan hayat tarzına geçince gerçekleşebilir.
Batı Medeniyeti, insandaki dünya sevgisi ve ölüm korkusunu artırmıştır. Bu medeniyette dünya sevgisi her gün daha da artmakta ve insan doyumsuz bir varlığa dönüşmektedir. Ölüm korkusu da her gün artmakta ve bu durum insanları mutsuzluğa sürüklemektedir. Bu medeniyette insanlar, toplum halinde yaşasalar da yalnız yaşayan bireylere dönüştürülmüşler ve kendilerini yalnız hissetmektedirler. Hayat anlamsızlaşmış ve insan hedefsiz bir varlığa dönüşmüştür. Bu durum birçok insanı saldırganlığa ya da intihara sürüklemektedir.
Bu medeniyet, nesillere pozitif bilimleri öğretmiş ancak onların dinini, ahlakını ve ruhunu ihmal etmiştir. Batı uygarlığı insanı nefsinin esiri yapmış, insanı hayvandan aşağı hale getirmiş, zinayı yaymakla kalmamış, erkek-erkeğe, kadın-kadına iğrençliklere izin vermiş, o da yetmemiş, eş değişim partileri düzenleyerek namus anlayışını ve aile mefhumunu bitirmiştir. Bu da yetmemiş pedofili (iğrenç arzularını küçük çocuklarla tatmin), zoofili (iğrenç arzularını hayvanlarla tatmin) ve nekrofili (iğrenç arzularını ölülerle tatmin) denilen iğrençliklerle insanı hayvandan aşağı bir duruma düşürmüştür. Bu medeniyet, insanı hayvanın yapmadığını yapan ve nefsine tapan bir varlık durumuna getirmiştir. Medya ve sosyal medyada bir kısmının yayınlandığı iğrenç olaylar ve Epstein belgelerinde yayınlananlar batı medeniyetinin maskesini düşürmekte ve gerçek yüzünü göstermektedir. Bu medeniyet, insanlık mahkemesinde yargılanacak olursa suçlu bulunacaktır.
Bu medeniyet, insana dünyanın bir imtihan alanı olduğunu unutturmuş, tek dünyası bu dünya olan insan, dünyaya tapmaya başlamış ancak aradığı zevki bu dünyada bulamamıştır. Bu durumda hayat anlamsızlaşmaya başlamış ve insanoğlu boşluğa düşmüştür. Dünyayı çok seven insan, dünya nimetlerine ulaştığında bir Firavun bir Karun kesilecek, ulaşamadığında ise bunalıma düşecek ve intihara sürüklenecektir. Öyle de olmuştur. Dünyaya tapanlar gücü ve serveti ellerine geçirince Firavun kesilmişler, bunu başaramayanlar ise bunalıma ve boşluğa düşmüşlerdir. Allah’ı unutan insana ceza amelinin cinsinden gelmiş ve güçlülere, kul oldukları unutturulmuş ve onlar ilahlaşmaya kalkışmışlardır. Zayıflara ise şerefli bir varlık oldukları unutturulmuş ve onlar da kullara kulluk yapar hale getirilmişlerdir. Yani böylece her iki kesim de insanlık vasıflarından çıkmışlardır.
Batı uygarlığı, tüm dünyaya demokrasi ve insan hakları dersi vermeye kalkışmış, ancak zaman içerisinde insanî ve ahlaki hiçbir değerlerinin olmadığı ve insan haklarını sadece kendi insanları için layık gördükleri ortaya çıkmıştır. Batı uygarlığının en büyük temsilcisi olan Avrupa ve Amerika’nın 1947’den itibaren Filistin’de katliam yapan İsrail’i destekledikleri ve İsrail’in yaptığı zulüm ve katliamlara ortak oldukları açıktır. Ayrıca yaklaşık iki asırdır başta Ortadoğu ve Afrika olmak üzere dünyanın birçok ülkesini sömürdükleri de ortadadır. Avrupa ve Amerika’nın zenginliğinin arkasında sömürdükleri ülkelerin yer altı ve yer üstü kaynaklarının, petrolünün, altınının ve elmasının, biraz da alın teri, kan ve gözyaşlarının olduğu bilinen bir gerçektir. Batılı emperyalistler, bütün bu gerçeklerle yüzleşmeyi göze alamamakta ve hakikati görmemek için yüzlerini çevirmektedirler.
Batı uygarlığı Hristiyanlığın sebep olduğu bir uygarlık olsa da Hristiyanî bir uygarlık olamamış ve Hz. İsa’nın öğretilerinden son derece uzaklaşmıştır. Güce ve servete tapmanın tehlikesi ve yanlışlığı konusunda Hz. İsa Aleyhisselam da: “Aynı anda iki efendiye hizmet edemezsiniz. Hem tanrıya hem de servet tanrısına ibadet edemezsiniz” demişti. Ancak Batı uygarlığı, insanı güce, servete ve nefse tapar hale getirmiş, böyle olunca insan, insanlık vasıflarından çıkmıştır.
Batı uygarlığının hâkim olduğu 20. asır, insanlık tarihinin en vahşi en barbar ve en fazla kan akıtılan asrı olmuştur. Bu asırda gerçekleşen iki dünya savaşında ve diğer bölgesel savaşlarda onlarca milyon insan öldürülmüş, tüm dünyayı imha edecek derecede nükleer silahlar ve bombalar imal edilmiş, dünya silah deposuna dönüştürülmüş, zalimler güç zehirlenmesine uğramış ve güçlü zalimler güçsüz mazlumları ezdikçe ezmiştir. Batı Medeniyeti insanlığın geleceğini karartmış, tüm güçsüz toplumları gelecekten umutsuz hale getirmiştir. Batı, insanlık âlemine sadece teknolojiyi vermiş ancak toplumların insanî ve ahlaki değerlerini öldürmüş ve onları ruhi bunalımlara sokmuştur. İnsanlık âleminden altını ve elması almış ve onlara tenekeyi vermiştir. Teknolojiyi geliştirmiş ancak huzuru, maneviyatı ve ruhu yok etmiştir.
Kendilerini “dünyanın efendileri ve yarı tanrı” olarak görenler, kendi menfaatleri doğrultusunda bir insan ve toplum modeli meydana getirme gayreti içerisindedirler. Bu zalimler bilerek ve isteyerek yeryüzünü fesada vermekte, ekonomiyi bozmakta ve nesilleri helak etmektedirler. Yeryüzünde paraya ve silaha hâkim olan güçler saltanatlarını sürdürebilmek için dini, insanı, insanın psikolojisini ve insanın şahsiyetini kasten bozmaktadır. Çünkü dini duyguları güçlü olanların psikolojisi ve şahsiyeti de güçlü olacak ve onlara teslim olmayacaktır. Bu sebeple bu sahte tanrılar, hedeflerine ulaşmada dini önlerinde bir engel olarak görmekte ve o yüzden dini bozmaya ve dini duyguları bitirmeye çalışmaktadırlar. Davaları ve inançları hak olanlar, insanların şahsiyetli olmasını isterler. Çünkü ancak şahsiyetli insanlar hak davalar uğrunda mücadele verebilir. Ancak kendini ilah gören bu zalim sömürgeciler davaları hak olmadığından kitlelerin şahsiyetsizleşmesini sağlamaya çalışırlar. Onları köklerinden koparırlar. Onları insanî ve ahlaki değerlerden ve insana yakışır medeniyetten uzaklaştırırlar. Çünkü ancak o zaman onları teslim alabileceklerdir.
Bugün tüm insanlık âlemi ileri düzeyde bir ruhî krizle karşı karşıyadır. Çünkü 19. asırdan itibaren insanlığa kurtuluş reçetesi olarak sunulan tüm beşerî ideolojiler insanın sadece maddi yönünü dikkate almış, manevi ve ruhi yönünü ihmal etmiştir. Hâlbuki insan yalnız maddi bedenden ibaret olmayan, ruhu ve manevi yönü olan bir varlıktır. İnsanlığa kurtuluş reçetesi olarak sunulan beşerî ideolojiler, hiçbir sorunu çözemediği gibi yeni sorunların oluşmasına sebep olmuş ve tükenmişlerdir. İdeolojiler insanlık âlemine hiçbir şey veremeden bitip gitmişlerdir. Bütün bir insanlık âlemi, modern ideolojilerin hiçbir teşhisinin doğru olmadığını ve bulduğu çözüm yollarının sonuç vermediğini yaşayarak görmüştür. Nefsine göre yaşayabilmek için Allah’tan gelen vahye uymak istemeyen insanoğlu, kendi gibi kul olanların ürettiği ideolojilere uymuş, kullara kul olmayı kabul etmiştir. Allah’tan iyi bildiği zannedilen ideologların meydana getirdiği ideolojiler, yeryüzünde dengesizlikler, eşitsizlikler, ruhsal bunalımlar ve haksız savaşların meydana gelmesine sebep olmuştur. Kapitalizmin zulmüne karşı tepki olarak sosyalizm, sosyalizmin yanlışlarına karşı tepki olarak faşizm ortaya çıkmış ancak hiçbirisi insanı tanımamış ve insanlığın sorunlarına çözüm üretememiştir. Mevcut medeniyet ve onları meydana getiren ideolojiler, şeytan gerçeğini inkâr ettiği gibi insanın ruhunu ve manevi ihtiyaçlarını da inkâr etmişlerdir.
Mevcut medeniyet, insanı tanımadan kurulmuştur. Maddeperest medeniyet daha çok zengin olabilmek için sadece maddeye önem vermiş, insanın manevi ihtiyaçlarını görmezden gelmiştir. Bu sebeple insana uygun olmamış ve insana zarar vermiştir. İnsanlık bu medeniyetin elinde cinnet geçirmekte ve mevcut medeniyetin bataklığında boğulmaktadır. İnsanlık âlemi acilen hayatın manevi yönünün maddi yönden daha önemli olduğunu kabul etmeli, insanları boşluktan kurtaracak ve hayatı anlamlandıracak manevi amillere yönelmelidir.
İnsanı tanımadan kurulan bu maddeperest medeniyet, insanı tedavi edilemeyecek hale getirmiştir. Tüm psikologların, sosyologların ve psikiyatristlerin, insanın ve toplumun geldiği iğrenç ve tehlikeli nokta ile ilgili açıklama yapmaları insanlık âlemine karşı görevleridir. Psikologların ve psikiyatristlerin durumun vahametini ortaya koymaları, mevcut medeniyetin psikolojik sorunları ne kadar arttırdığını rakamlarla belirtmeleri, hiçbir psikolojik sorunu çözemediklerini ve psikiyatrik vakaları iyileştiremediklerini itiraf etmeleri bir namus borcudur. Toplum bilimi ile ilgilenen sosyologların toplumların içine düştüğü buhranı ve sorunları ortaya koymaları bir namus borcudur. İçişleri ve Adalet Bakanlığının artan suç oranları, suç çeşitleri ve hapishanelerin doluluk oranları ile ilgili gerçekleri açıklamaları, gidişatın ne kadar kötü olduğunu saklamayı bırakıp artan tehlikeyi gözler önüne sermeleri hem kendi milletlerine karşı hem de insanlık âlemine karşı sorumluluklarıdır. Aynı şekilde Sağlık Bakanlığının bu medeniyetin sebep olduğu ruhsal ve zührevi hastalıkları rakamlarıyla ortaya koyması, tehlikeli gidişatı tüm insanlara göstermesi resmî ve insanî sorumluluğudur. Gerçek rakamları açıklamakla görevli olan Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK)’nun rakamları gizlemeyi ya da küçük göstermeyi bırakması, ne kadar acı olursa olsun gerçekleri ortaya koyması millete karşı sorumluluğudur. Gerçekler ortaya çıkınca insanlar mevcut medeniyetin medeniyet olmadığını anlayacak ve yeni bir arayış içine girmek zorunda kalacaklardır. Şu müfsit medeniyetten insanlık âlemi acilen kurtulmalıdır.
Bütün insanlık âlemi insanlığını kaybetme ve değersiz varlıklara dönüşme tehlikesi ile karşı karşıyadır. Acilen tüm insanlık âlemine uygun insani ve ahlaki değerlere ihtiyaç vardır. Öyle değerler ki toplumdan topluma ve nesilden nesile değişmeyecek, tüm coğrafyalara ve tüm insanlara uygun olacaktır. Tarım toplumlarına ayrı sanayi toplumlarına ayrı, fakirlere ayrı zenginlere ayrı, gençlere ayrı yaşlılara ayrı, 20. asra ayrı 21. asra ayrı insani ve ahlaki değerler olamaz. Yeryüzünde farklı insani ve ahlaki değerler var oldukça medeniyetler çatışması kaçınılmaz olacaktır. Medeniyetler çatışmasını önlemenin tek yolu, tüm insanlara ve tüm zamanlara uygun olan tek bir medeniyetin kurulmasıdır. Böyle değerleri ise ancak tüm insanları, tüm zamanları ve tüm coğrafyaları bilen Allah Azze ve Celle gönderebilir. “Medeniyetler ittifakı” gibi İslam âlemini uyutmak için uydurulmuş siyasi ve gerçek dışı projelerle insanlık âleminin ittifakının sağlanması mümkün değildir.
Acilen tüm insanlara mutlak doğrunun ve mutlak yanlışın var olduğu, doğrunun ve yanlışın göreceli olmadığı gerçeği öğretilmelidir. Mutlak doğruya sahip olmayanlar, ideolojik ve fikri tartışmada kazanamayacağını bilenler, insanlara doğruların ve yanlışların göreceli olduğu anlayışını vermeye çalışırlar. Hâlbuki doğru her zaman tektir. Doğrunun tek olması insanlık âlemi için bir rahmettir. Tüm insanların doğru üzerinde ittifak etmesi içindir. Birden fazla doğru olsaydı insanlığın ittifakı sağlanamazdı. Hatasız ve hiçbir zaman değiştirme ihtiyacı duymayacağımız mutlak doğruları ise ancak Allah gönderebilir.
İnsanların mutlak doğrulara ulaşamadıkları, dün doğru zannedilenlerin bugün yanlış olduğunun anlaşıldığı bir gerçektir. Sonsuz ilim sahibi Allah’tan gelen bilgileri kabul etmeyenler, sonsuz ilim kaynağından kendilerini mahrum etmişler, sadece kendi akıl ve bilgileriyle yetinmek zorunda kalmışlardır. Vahyi kabul etmeyen, “akıl ve bilim bize yeterlidir” diyenler ittifak edememiş, her biri farklı noktalara ulaşmış ve sonunda “mutlak doğru ve mutlak yanlış yoktur” demek zorunda kalmışlardır. Hâlbuki akıl, her konuda mutlak doğruya ulaşamasa da mutlak doğrunun ve mutlak yanlışın olması gerektiğini itiraf etmektedir. Çünkü doğru her zaman vardır ve tektir.
Tüm insanlık âleminin insanın manevi yönü olan bir varlık olduğunu anlaması, ahlâkî kuralların gerekli ve faydalı olduğunun farkına varması ve nefsin her arzusunu yerine getirmenin yanlışlığını anlayıp kendini sınırlamanın gerekli olduğunu kabul etmesi gereklidir. Allah Azze ve Celle, Âdem’i yeryüzüne indirmeden önce cennete koymuş, ona cennette şeytanı ve nefsini tanıtmış, şeytana ve nefse karşı konulması gerektiğini öğretmiştir. Her şeyin helal olduğu cennette sadece bir ağacın meyvesini yasaklamış, böylece iradesinin farkına varmasını sağlamış, istediğini yapamayacağını, kendini sınırlaması ve iradesini kullanması gerektiğini öğretmiştir. Hz. Âdem, cennette böyle bir eğitimden geçirildikten sonra imtihan alanı olan dünyaya indirilmiştir. Allah’ın muradı insanın iradesini kullanmak suretiyle yükselmesidir. İnsanoğlu, Allah’ın bu muradını anlamamış, Allah’ın dünyasında özgür bir varlık olmaya kalkışmış, aklını ve iradesini kullanmak suretiyle nefsiyle mücadele etmek istememiş ve nefsine uymayı tercih etmiştir. Bununla da kalmamış, Allah’ın gönderdiği peygamberleri ve kitapları bu sebeple inkâr etmiştir. Nefsinin her istediğini yapabileceğini ve bunun bir bedelinin olmayacağını zanneden insanoğlu özellikle son iki asırdır bunun bedelini çok ağır bir şekilde ödemektedir. Batının değerleri tükenmiştir, insanlık âlemine vereceği hiçbir şeyi kalmamıştır. Esas itibariyle baştan beri de yoktur. Dünyanın İslam’ın değerlerine ihtiyacı olduğu açıktır.
Bu medeniyetin meydana getirdiği sorunların birçoğunu İslam’ın hâkim olduğu asırlarda ve İslam’ın hâkim olduğu coğrafyalarda ya hiç görmeyiz ya da bir kısmını görürüz. O da dozu çok düşük bir şekilde… Bunlar da İslam medeniyetinin sonuçları değil Müslümanların İslam medeniyetinden uzaklaşmalarının sonuçları olarak ortaya çıkmıştır. Çünkü İslam medeniyetinde vahye uyulmuştur, vahiy ise insanı yaratan Allah’tan olduğundan hatasızdır ve insana uygundur.
İnsanın vahye ihtiyacı olduğunun, tek başına bilimin ve aklın yetmeyeceğinin delillerinden bazıları şunlardır:
1- İnsanlık âleminin bir peygamberle yani Hz. Âdem’le başlaması insanın vahye ihtiyacını gösterir. Vahiy olmadan insan her meselede doğruyu bulabilecek olsaydı insanlık âlemi bir peygamberle başlatılmazdı. Kur’an-ı Kerim, Kıyamet Suresinde “İnsan, başıboş bırakıldığını mı sanıyor?”1 buyurarak Allah’ın insanı başıboş bırakmadığını, nasıl yaşayacağımızı bize bildirdiğini ifade eder. Ayrıca Nahl Suresinde: “Hidayet yolunu göstermek bizim üzerimize vazifedir”2 buyurarak insanın her meselede aklıyla doğruyu bulamayacağını ve bu sebepten Allah’ın bu işi kendi üzerine aldığını bildirir. Evet, fıtrat ve akıl insana verilen iki nurdur ancak bu nurlar insanın her meselede doğruya ulaşması için kâfi gelmemektedir. O yüzden kitap ve peygamber gönderilerek üçüncü ve dördüncü nurla insana yol gösterilmiştir. O halde insan haddini bilmeli, insanı tanımadığını ve meydana getirdiği nizamın ileride ne gibi sonuçlar vereceğini bilmediğini ve Allah’ın insanı başıboş bırakmadığını kabul etmeli ve Allah’ın gönderdiği vahye uymalıdır.
İnsan aklı her meselede doğruya isabet edememekte, isabet ettiğinde de çoğu zaman doğruya uyamamaktadır. Çünkü insan; şeytanın, nefsin ve çevrenin baskısı altındadır. İstikametten sapan hatta insanlıktan çıkan insanlarında aklının olduğu bir gerçektir. Bütün yanlış ideolojileri ve yanlış hayat tarzlarını üretenin akıl olduğu da ortadadır. O halde bu manevi yer çekimlerine rağmen insanın doğruya uyabilmesi ancak kutsal bir mesaj ile mümkün olabilir.
Maddeyi çözmekte bir miktar başarı kat eden insanoğlu, insanı da çözebileceğini düşünmekle hata etmiştir. Çünkü insanın maddi yönü dışında bir de manevi ve ruhi yönü vardır. Ruhla ilgili Kur’an-ı Kerim: “Sana ruh’tan sorarlar; de ki: ‘Ruh, Rabbimin emrindendir, size ilimden yalnızca az bir şey verilmiştir’”3 buyurarak insanın ruhu çözmesinin mümkün olmadığını bildirmektedir. İnsanı ve kâinatı tanımayanların, insana uygun medeniyet esasları ortaya koyması mümkün değildir. İnsanın insanı yaratandan ve fıtratı bilenden gelen bir mesaja ihtiyacı vardır. O halde kaliteli bir insan, medeni ve huzurlu bir toplum meydana getirebilmek ancak vahiyle mümkün olabilir.
2- Kur’an-ı Kerim: “Kendisi için bir uyarıcı (peygamber) olmaksızın, biz hiçbir ülkeyi yıkıma uğratmış değiliz”4 buyurmakla insanın vahiysiz doğru yolu bulamayacağını ifade etmektedir. Çünkü akıl kâfi gelseydi peygamber göndermeden de günahkâr toplumların helak edilmesi caiz olurdu. Peygamber gönderilmeyen toplumların helak edilmemesi, aklın yeterli olmadığının delillerindendir.
3- Bugün insanlığın geldiği nokta ve boğuştuğu sorunlar, insanın vahye ihtiyacı olduğunun en büyük delilidir. Bugün bilim gelişmiş ancak sorunlar daha da çoğalmıştır. Batı medeniyeti insanı düşürmüş bilimi yükseltmiştir. Yeryüzü bir tabiat olayıyla ya da hayvanların saldırısıyla fesada uğramış değildir. Fesat ancak insanoğlunun vahyi terk edip ideolojilerin peşinden gittiği gün büyümüştür. İnsan kimliğini kaybetmiş, güçlüler ilahlaşmış, zayıflar ezilmiştir. İnsanlar devletlerin veya nefislerin kulu haline gelmiştir.
İnsanlık âlemi boğuştuğu tüm bu sorunlardan kurtulmak istiyorsa;
1. Yaratıcısına dönmeli ve O’nun gönderdiği vahye uymayı kabul etmelidir. Allah’a sadece yaratıcı, rızık verici, göklerin ve yerin Rabbi olarak değil aynı zamanda insanların da Rabbi olarak iman etmeli, O’nu otorite olarak görmeli, O’na itaati kabul etmeli ve O’nun gönderdiği medeniyeti kurmalıdır. Allah’a insanlara nasıl yaşayacaklarının ve nasıl medeni olacaklarının yolunu gösteren, bunun için kanunlar, insanî ve ahlaki değerler gönderen, hayatın tüm alanlarında itaat edilmesi gereken bir Rab ve İlah olarak iman ile ve O’na itaat etmekle insanlık ancak mevcut sorunlarından kurtulabilir.
2. Bu dünyayı imtihan alanı olarak görmeli ve her yaptığının hesabını vereceğini kabul etmelidir. Yani insanoğlu ancak ahirete iman ile şeytanın ve nefsinin kötülüklerinden korunabilir. Ahirete kuvvetli bir iman gerçekleşmeden insanın nefsiyle mücadeleyi başarabilmesi ve şu medeniyetin sorunlarından kurtulması mümkün değildir.
3. İnsanlar medeni bir insanın ve toplumun meydana getirilebilmesinin ancak farzlar ve haramlarla mümkün olabileceğini kabul etmelidir. Çünkü medeni insan bazı şeyleri yapmak ve bazı şeylerden kaçınmak zorundadır. Yapması gerekeni yapmayan, kaçınması gerekenden kaçınmayan medeni sayılamaz. Farzları ve haramları bilim tayin edemez. Bilim, bir şey hakkında farz ya da haram diyemez. Ancak faydalı veya zararlı diyebilir. Farzların ve haramların tayini ancak bir kutsal ile mümkün olabilir. Kutsal olan; Allah Azze ve Celle, Allah’ın kitabı ve Allah’ın Rasulü’dür.
4. İnsanlar her istediğini yapmanın yanlışlığını, nefsin sınırlandırılması ve terbiye edilmesi gerektiğini kabul etmelidir. Tüm eğitim sistemleri baştan düzenlenmelidir. Bütün eğitimler nefsin ıslahı ile başlamalı ve nefsin ıslahını hedeflemelidir. Tüm devletler, nefsi tahrik eden ve insanlığı azgınlaştıracak olan şeyleri yasaklamalıdır. Aksi halde sorunlar daha da çoğalacak ve insanlık âlemi düştüğü çukurda debelenip duracaktır.
- Kıyamet, 36
- Nahl, 9
- İsra, 85
- Şuara, 208
