Fıkıh

İslam’ın Kâfirlerle Dostluğa Bakışı

Paylaş:

 

 

Din, en önemli meselelerinden en küçük ayrıntısına varıncaya kadar hayatı düzenlemek için gönderilmiştir. Rabbimiz din göndererek hayatı düzenleme işini insana bırakmadığını ve bu konuda tek yetkili olduğunu göstermiştir. Bundan sonrasında Müslümana düşen her konuda dinin hükmünü uygulamaktır. Bu, ister fert ister toplum ister devlet olsun değişmez. Bugünün Müslümanı en büyük cürmü işine gelen konuda dine bakıp, işine gelmeyen veya rahatını bozacak durumlarda kendi nefsine ya da başka kanunlara uymakla işlemektedir. Bir kısmı ise fert olarak İslam’ı yaşarken toplum ve devlete gelince İslam’a uymak gerekmezmiş gibi davranmaktadır.

Din konularının sadece belirli bir alana hasredilmesi neticesinde değişen dünya dengelerinde, uygulanan siyasette ve günlük politikada kimsenin dini pek de umursamadığını görürsünüz. Sözüm ona Müslüman siyasetçiler de aslen bir İslam hükmü olması ve kendileri de Müslüman olması ve de neticede Müslümanları ilgilendirmesi gibi birçok sebeple dine danışmaları gereken meselelerde ya dine kulak asmamakta ya da olmayacak tevillerle hükmü uygulamamaktadırlar. Elbetteki asıl sebep nizamın din dışı olması ve bu din dışı nizamlara Müslümanların sahip çıkıp baş olması garabetidir. Sonuç olarak yapılan yanlış ve aslen din dışı yorumlar sebebiyle zihinler bulanmakta ve doğru ile yanlış birbirine karışmaktadır. Bu konulardan bir tanesi de siyasette dostluk ve düşmanlık konusudur. Burada konuşacağımız konu, Müslüman bir ülke olarak dünyada sonu gelmeyen haksız savaşların ve güçlünün zayıfı ezme üzerine kurulu dengenin neresinde durmamız gerektiğidir. Önümüzdeki iki seçenek, reel politik adı altında ilkesiz ve çıkarcı bir tutum sergilemekle hem dinin hem de insanlığın önemsediği değerler ile hareket etmek seçenekleridir. Aslında bu mesele  dünyevi siyaset açısından ne kadar önemli görülüyorsa din açısından ondan çok daha fazla önemsenmiş ve hem Kur'an-ı Kerim'de hem de aynı zamanda siyasi bir deha olan Rasulullah'ın söz ve uygulamalarında yerini almıştır.

Din, bu konuyu ele alırken öncelikle meseleye iman ve küfür açısından bakar ve insanlığı iman edenler ve kafirler olarak iki safa ayırır. Mekke döneminin başlarında inmiş olan Fatiha Suresi’ndeki: “Bizi doğru yola ilet, kendilerine nimet verdiklerinin yoluna, gazaba uğrayanların ve sapmışların yoluna değil”1 ayetiyle yine Mekke’de nazil olan: “De ki: Ey kafirler tapmam taptığınıza… Sizin dininiz size benim dinim banadır”2 ayetleriyle yollar tamamen ayrılmıştır. Buna göre iman ile küfür arasında hiçbir bağ yoktur. Dolayısıyla dostluk ve samimiyet bağı da yoktur. İman üstünlük sebebidir ve müminler sadece inançlarıyla bile kafirlerden üstün olmaktadır. Üstün olanın da aşağı olana itaat ve ittiba etmesi ya da dostluk ve samimiyet göstermesi mümkün değildir. Bunu açık bir şekilde Mekke’de inen ikinci sure olan Kalem Suresi’nde Rabbimiz ilan etmiştir: “Kafirlere itaat etme”3 Devamındaki “Onlar isterler ki sen onlara yumuşak davranasın da onlar da sana yumuşak davransınlar”4 ayetiyle de onların istekleri doğrultusunda dinin ilkelerinden vazgeçmek ve hatta onlara yağcılık yapıp samimiyet göstermek yasaklanmıştır. Şüphesiz her Müslüman’ın bu ayetler üzerinde düşünerek bu dinin yapısını anlamaya ihtiyacı var. Çünkü kafirlerle münasebeti gerektiren durumlarla ilgili diğer tüm hükümler bu temel yapı üzerine bina edilmiştir. Elbette ki henüz Peygamberimizin peygamberlikle yeni görevlendirildiği ve tüm yeryüzünde iman edenlerin sayısının üç-beş kişiyi geçmediği bir zamanda inen ayetler bile bu kadar izzetli, bu kadar net ve bu kadar üstünlük anlayışı öğretiyorsa devlet olup güçlendikten sonra inen ayetler daha da fazla ilkeli bir duruş ortaya koyacaktır. Zira bu din, Allah Azze ve Celle’nin dinidir ve Allah’ın kimseye ihtiyacı olmadığı gibi müminlerin de başka bir şeye ihtiyacı yoktur. Yeter ki O'na güvenip dayansınlar. İşte bu inancın gereği olarak Medine’de yani İslam devletinde inen ayetlerde de Rasulullah ve ashabı kafirlerle dost olunmaması hususunda defaatle uyarılmışlardır. Rabbimiz Âl-i İmran Suresi'nde “Müminler müminleri bırakıp kafirleri dost edinmesin. Kim böyle yaparsa Allah’la arasında hiçbir şey kalmaz.”5 ve Nisa Suresi’nde: “Ey iman edenler! Müminleri bırakıp kafirleri dost edinmeyin. Allah’a aleyhinize apaçık bir delil mi vermek istiyorsunuz?”6 buyurarak kafirlerle dostluğu açık bir şekilde yasaklamış ve Müslümanların tarafının her zaman Müslümanlardan yana olması gerektiği açık bir şekilde belirtilmiştir. Bu ayetle iman etmeden önce Yahudilerle veya müşriklerle dost olup Müslüman arkadaşlarının tüm uyarılarına rağmen dostluğunu sürdüren mü'minler de uyarılmıştır.7 Aynı zamanda mecbur olmadıkça ve tam güvenilmedikçe savaşta bile olsa kendileri de teklif etseler yardım alınmayacağı hükmü, bu ayet kapsamında Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in “Müşriklerden yardım almayız” ifadesiyle elde edilmiştir.8

Bu ayetlerle mü'minlerin iman hasletine küfrü karıştıracak, müminlere şimdiki zamanda veya gelecekte zararı dokunacak, İslam’a zarar verecek ve ters düşecek bir surette kafirlerle dostluk ilişkilerine girmesi yasaklanmıştır. Müslümanların sevgisi, muhabbeti ve buğzu hep Allah için olmalıdır.9

Bu din izzetlidir. Rabbini tanımayan, dinine inanmayan hatta düşmanlık yapıp İslam’a ve Müslümanlara karşı gece gündüz planlar yapanların yanında yer almayı ne olursa olsun yasaklar. Bu kapsamda görünürde Müslümanlara savaş açmamış ve zulmetmemiş olsalardı bile yaptıkları aleni İslam düşmanlığı ve yeryüzünde fitne tohumları ekerek her türlü kötülüğün mimarlığını üstlenmeleri sebebiyle İsrail, Amerika ve bazı Avrupa devletlerine Müslümanların idarecilerinin tavır alması gerekirdi. Şu anda ise bu ülkeler sadece bunlarla kalmayıp Müslüman Filistin, Lübnan, İran gibi ülkelere aleni olarak savaş açmakta ve zalimce Müslüman kanı dökmektedirler. Bu saatten sonra artık konu müminlere karşı ve onların kanı pahasına zalimden taraf olmak ve zulme ortak olmak kapsamında değerlendirilir ki bu kesinlikle haramdır. Onlarla yapılacak muamelenin idare-i maslahat olarak değerlendirilmesi de mümkün değildir. Zira onlarla dostluk yapmadan birtakım anlaşmalar yaparak menfaat elde etmek de yine Müslümanlara zarar vermemek ve İslam’a aykırı olmamak şartıyla caiz görülmüştür.10 Bugün bu aynı zamanda dini, ahlaki, insani hiçbir kural tanımadan, ilkesiz, duruşsuz ve tavırsız, sadece günü kurtarma pahasına menfaat gütme manasına gelen reel politiğin de İslam tarafından reddedildiğini göstermektedir. Meseleyi takiyye olarak da ele almak mümkün değildir. Çünkü İslam fıkhında takiyyenin de birtakım şartları vardır ki en başta senin öldürülmen veya ciddi bir uzuv kaybı ya da tüm malının telef olması gibi çok önemli meselelerde ve de kimseye zarar vermemek şartıyla takiyye caiz görülebilir. Üstelik bütün bu şartlar olsa bile takiyye sadece bir ruhsattır, zorunluluk değildir. Azimet ise takiyye yoluna hiç başvurmamaktadır ki İslam, bu davranışı övmüştür.11

Sonuç olarak; bugün Müslümanların kanlarının oluk oluk akmasına seyirci kalıp bir de azıcık menfaat elde etmek için onların aleyhine kafir ve zalimlerle iş birliği, ya da birtakım anlaşmalar yapmak haramdır. Bu anlaşmalar, dostluk ve samimiyetler acilen bitirilmelidir. Aksi takdirde bunu yapanların Allah ile aralarında hiçbir bağ kalmamakta ve Allah'a karşı aleyhlerine delil olmaktadır. Yöneticileri Allah’tan korkmaya davet ediyoruz.

 

1-     Fatiha Suresi, 6-7

2-     Kafirun Suresi

3-     Kalem Suresi, 8

4-     Kalem Suresi, 9

5-     Âl-i İmran Suresi, 28

6-     Nisa Suresi, 144

7-     Elmalılı Hamdi Yazır Tefsiri

8-     Muhammed Sabuni, Ahkam Tefsiri, c.1, s.333

9-     Elmalılı Hamdi Yazır Tefsiri

10-  Muhammed Sabuni, Ahkam Tefsiri, c.1, s.333

11-  Alparslan Kuytul Hocaefendi Kavâidü’l-Fıkhıyye Dersleri