Biyografi

Halife II. Abdülhamid Han

Paylaş:

 

“Abdülhamid'i anlamak her şeyi anlamak olacaktır.”

Necip Fazıl Kısakürek

Osmanlı’nın şerefli sancağını 33 yıl boyunca zorlu süreçlere rağmen büyük bir özveriyle taşıyan, İmparatorluğun 34. sultanı ve Ümmet-i Muhammed’in 113. halifesi Sultan II. Abdülhamid Han 1876’dan 1909’a uzanan hükümdarlık sürecinde bir devletin kaderini omuzlarında taşımıştır.

21 Eylül 1842 tarihinde dünyaya gelen Abdülhamid Han’ın karakterini şekillendiren en önemli olay, henüz 11 yaşındayken annesi Tirimüjgan Sultan’ı kaybetmesidir. Kendisini öz evladı gibi gören Piristû Kadı Efendi’nin şefkatine rağmen, babası Sultan Abdülmecid’in mesafeli tutumu onu erken yaşta olgunlaştırmış, ona içe dönük ve ciddi bir mizaç kazandırmıştır. Hatıralarında bu dönemi, “Benim hangi şartlar altında yetiştiğim her zaman unutuluyor. Kız ve erkek kardeşlerim sevilip şımartılıyordu. Bilmediğim bir sebeple babam bana iyi davranmazdı. Beni yalnız zavallı kardeşim Murat anlardı. Çocukluğumdan beri ciddi bir tabiatım vardı. Oyun oynamayı sevmezdim. Daha çok küçük yaşımda beşeriyetin mevcudiyetine dair ciddi mevzular üzerine tefekkür etmeye başladım. Hayalperesttim. Hocalarım beni azarlardı ve babama şikâyet ederlerdi. Etrafımdakilerin beni anlamadıklarını hissederek içime kapanmıştım”1 sözleriyle ifade eder.

Bu sessiz ve gözlemci şehzadelik yılları, aslında bir imparatorluğun geleceğini yönetecek sağlam iradenin şekillendiği bir dönemdi. Amcası Sultan Abdülaziz’le çıktığı Avrupa seyahatinde Batı dünyasını bizzat gözlemlemiş ve Fransız İmparatoriçesi Eugénie’den, İstanbul’da ağırlanan Kafkasya’nın mücahidi Şeyh Şamil’e kadar dönemin önde gelen isimleriyle temas kurarak dünya siyasetini yerinde analiz etme fırsatı bulmuştur. Şehzadelik yıllarında, özellikle Maslak Çiftliği’ndeki ticaret deneyimi ve amcası Sultan Abdülaziz ile çıktığı 1867 Avrupa seyahatinde edindiği diplomatik gözlemler, 31 Ağustos 1876’da tahta çıktığında karşısında bulacağı devasa krizler yumağını çözmek adına en stratejik sermayesi olmuştur. Zira II. Abdülhamid, yalnızca saltanat makamına değil, 1875 Ramazan Kararnamesi’yle borç ödemelerini tek taraflı olarak durdurduğunu (moratoryum) ilan ederek mali iflasın eşiğine gelmiş, Balkanlar’daki etnik isyanlarla sarsılmış ve yaklaşan 93 Harbi (1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı) tehlikesiyle yıkılma eşiğine gelmiş bir imparatorluğu devralmıştı. Devraldığı bu miras, sadece bir yönetim krizi değil aynı zamanda Tersane Konferansı baskıları ve iç siyasi çalkantıların ortasında ayakta tutulması gereken ve borç yükü altında ezilen bir devletin ağır sorumluluğuydu.

Sultan, saray hayatındaki gösterişten uzak, müstakim bir Müslüman profili çizerek babasıyla ağabeyinin “alafranga” (Batılı) hayat tarzına karşı yerli ve milli bir duruş sergiledi. Şahsi hayatındaki dindarlığı, halkı tarafından “Veliyullah” (Allah’ın dostu) olarak anılmasına vesile olacak kadar samimiydi. Kızı Ayşe Osmanoğlu’nun hatıralarında naklettiği üzere, yatağının başında teyemmüm tuğlası bulunduracak kadar titiz davranan Sultan, abdestsiz tek bir devlet evrakına imza atmayarak idari görevi bile bir ibadet bilinciyle yürüttü. Onun bu takvası, Yıldız Sarayı bahçesinde yankılanan ezanlarla birleşerek saray merkezli bir manevi atmosfer meydana getirdi. Osmanlı padişahlarının Hz. Peygamber’e olan derin hürmetinin en somut örneği Sultan II. Abdülhamid’in tutumudur. Sultan, Medine Demiryolu inşa edilirken Resulullah’ın ruhaniyetini rahatsız etmemek adına büyük bir titizlik göstermiştir. Bu amaçla taş atölyesini şehir dışına kurdurmuş, trenlerin şehre girişinde gürültü çıkarmaması için raylara keçe döşetmiştir. Bu uygulama, padişahın mukaddes değerlere duyduğu yüksek edep ve hassasiyetin bir göstergesidir.

Hükümdarlığı boyunca teknolojiyi ümmetin birliği için bir araç olarak kullanan Abdülhamid Han, “İttihad-ı İslam” (İslam Birliği) siyasetini Hicaz Demiryolu2 gibi devasa projelerle hayata geçirdi. Mukaddes beldelere hizmeti hayatının merkezine koyan Sultan, aynı zamanda imparatorluğun dört bir yanını hastaneler, modern mektepler ve saat kuleleriyle donatarak Osmanlı’yı modern çağla tanıştırdı.

Sultan II. Abdülhamid Han denilince akla gelen en gurur verici tarihi duruşlardan biri de Filistin ve Kudüs davasıdır. 19. yüzyılda “Vaat Edilmiş Topraklar” hayaliyle Filistin’e akın eden Yahudi göçlerine karşı 1882’den itibaren sert yasaklar getirmiştir. Yahudi lider Theodor Herzl’in Osmanlı borçlarını silme ve 20 milyon altın verme teklifini tarihe geçecek şu sözlerle reddetti:

“Ben bir karış toprak bile olsa satamam. Zira bu vatan bana ait değil, milletime aittir. Benim milletim bu toprakları savaşta kanlarını dökerek kazanmışlar, onu kanları ile verimli kılmışlardır. Bu toprak bizden sökülüp alınmadan evvel, biz onu tekrar kanlarımız ile sularız. Benim Suriye ve Filistin alaylarımın efradı birer birer Plevne’de şehit düşmüşlerdir. Onlardan bir tanesi dahi dönmemek üzere muharebe meydanlarında canlarını vermişlerdir.”3

II. Abdülhamid Han’ın bu reddi, sadece bir teklifin geri çevrilmesi değil Siyonizm’in kirli emellerine karşı kararlı bir duruştur. O, kendisine sunulan dünyevi servetleri elinin tersiyle iterken Filistin davasını şahsi bir mesele olmaktan çıkarıp ümmetin namusu haline getirmiştir. Borçlar içinde yüzen bir imparatorluğun başında dahi imanın imkândan büyük olduğunu bütün dünyaya göstermiştir.

Sultan Abdülhamid bir yandan Yemen ve Akabe’de İngiliz kışkırtmalarıyla uğraşırken, diğer yandan 1905’te doğrudan şahsına düzenlenen bombalı suikast girişimi gibi ağır tehditlerle karşı karşıya kaldı. Batılı güçlerin dört bir koldan yürüttüğü sistemli baskılara rağmen, “İttihad-ı İslam” politikasından taviz vermeyerek “Müslümanların Birliği” idealini her türlü siyasi hesabın üzerinde tutmayı başardı.

27 Nisan 1909’da tahtından indirildiğinde, aslında sadece bir hükümdarın değil, bir imparatorluğun tarih sahnesinden çekilme süreci başlıyordu. Ancak o, 33 yıllık saltanatının muhasebesini, tarihin sinesine bir mühür gibi vurduğu şu sözlerle teslim ediyordu: “Otuz üç sene millet ve devletim için memleketimin selâmeti için çalıştım. Elimden geldiği kadar hizmet ettim. Hâkimim Allah ve beni muhakeme edecek de Rasulullah’tır. Bu memleketi nasıl buldumsa öylece teslim ediyorum. Hiç kimseye bir karış toprak vermedim. Hizmetimi ancak Cenab-ı Hakk’ın takdirine bırakıyorum. Ne çare ki düşmanlarım, bütün hizmetime kara bir çarşaf çekmek istediler ve muvaffak da oldular.”4

10 Şubat 1918’de fani dünyaya gözlerini yumduğunda, arkasında borçları disipline edilmiş bir hazine ve eğitimle ihya edilmiş bir coğrafya bıraktı. En zorlu zamanlarda, Filistin’den Hicaz’a uzanan kutsal emanetlere canı pahasına sahip çıktı. Sultan II. Abdülhamid Han, kendisinden sonraki nesillere sadece bir vatan değil, örnek bir şahsiyet mirası bırakmıştır. Bugün onun feraseti ve devlet idaresindeki kararlılığı, günümüz coğrafyasının içinden geçtiği bu zorlu süreçlerde bizler için büyük bir örnek olma özelliğini sürdürmektedir. Ömrünü devletinin bekasına vakfeden Sultan II. Abdülhamid Han’ı rahmetle anıyoruz.

 

1-     Sezgin İsa, Cumhuriyet ve Cumhuriyet Öncesi Türk Aydınlarının Hatıralarında Sultan II. Abdulhamit İmgesi, 2020, İstanbul, s.35

2-     Murat Özyüksel, Hicaz Demiryolu, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, Birinci Baskı, İstanbul 2000, s.312

3-     Journal of Islamicjerusalem Studies, 2019, 19(3): s.327

4-     Ayşe Osmanoğlu, Babam Sultan Abdülhamid: Hatıralarım, İstanbul 1984, s. 150