1964 Yılında toplanan 2. Vatikan konsilinde Papa 6. Paul, Vatikan’ın misyon stratejisini açıklarken Hristiyanlık tarihini üç döneme/bin yıla ayırmıştır: “1. Bin yıl Avrupa Hristiyanlaştırıldı, 2. Bin yıl Amerika ve Afrika Hristiyanlaştırıldı, 3. Bin yılda ise Asya Hrıstiyanlaştırılacaktır.”1 Vatikan’ın bu stratejisi elbette o gün verilmiş bir karar değil, o konsille ifşa edilmiş bir stratejiydi.
Son 100 yıldır yapılan projelere, ortaya konulan müdahalelere, yaşatılan zulümlere baktığımızda, burada kastedilenin, Ortadoğu ülkelerini kapsayan ve çoğunluğu Müslüman halklardan oluşan İslam ülkeleri olduğunu anlıyoruz. Bu coğrafyada onlarca yıldır, çeşitli şekillerde zulme uğrayan bir ümmet karşımıza çıkıyor. Ancak tüm bu oyunlara, entrikalara, plan ve projelere, satılmış yönetimlere rağmen, öldürülen, kimi zaman uyutulan-uyuşturulan, oyunlara gelen, aldanan ama hiçbir zaman topyekûn dönüştürülemeyen bir ümmet. Ümmeti Muhammed…
Çabalamaya devam eden oyun kurucular pes etmeye niyetli görünmüyor. Bu ümmet üzerinde özellikle son dönemde, yaratıcı kaos doktrini kapsamında, geçmişte de denenmiş ama işe yaramamış, acziyetten kaynaklı yeniden denenen bir strateji ortaya konuluyor: Mezhep çatışmaları merkezli ayrıştırma, zayıflatma ve zamanla dönüştürme stratejisi.
Öncelikle bu ümmeti dönüştürmek için uygulanan “yaratıcı kaos doktrini” ne demek onu tanımlayarak konuyu açalım. Pire Üniversitesinden Doç. Dr. Dionysis Tsirigotis şöyle tanımlıyor: “Yaratıcı kaos kavramı, Amerika’nın Ortadoğu’nun jeopolitik ortamını yönetme yaklaşımında temel bir stratejik ilke oluşturmasıdır. Bu ilke; krizler, çatışmalar ve iç savaşlar yoluyla mevcut devlet yapılarının hedefli bir şekilde istikrarsızlaştırmasına dayanmaktadır. Amaç, dış güçler tarafından derhal kontrol kurulması değil, mevcut dengelerin şiddetli bir şekilde bozulması ve böylece bölgesel haritanın hegemonik güç olan ABD’nin çıkarlarına uygun olarak yeniden çizilmesini sağlamaktır”2 Bu açıklamayla da anlıyoruz ki yaratıcı kaos doktrini, Amerika’nın ve İsrail’in hem korunmasında hem de dinî/ideolojik/hegemonik hedeflerine ulaşmasında “her yol mübahtır” mantığı ile hareket eden bir doktrindir.
2003 yılında dönemin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice, BOP ile pratikte neyi hedeflediğini ifade etmiştir. Proje, eninde sonunda gerçek hareketlenmeler ortaya koyacak olan İslam ümmetini kaotik hareketler içerisine sürükledi. 2010’da Tunus’ta başlayan (başlatılan!) ve birçok ülkeye yayılan Arap Baharı süreci, ümmeti büyük bir kaosa sürükledi. Bu hareketlenmelerin başında Alparslan Kuytul Hocaefendi bu durumu “gerçek devrimleri önlemeye yönelik sahte devrimler” olarak ifade ettiğinde eleştirilmişti. Oysa geçen zaman Hocaefendi’nin haklılığını çok net bir şekilde ortaya koydu. Hiçbir plan ortaya koymadan, kadro hazırlamadan ve toplumsal tabanda bir varlık ortaya koymadan, sadece ERHAL!3 (ÇEK GİT!) denilerek meydanlara çıkanların sonu hüsran üstüne hüsran olmuştur. Gelinen noktada milyonlarca şehit, yaralı, yetim ve mülteci konumuna düşen vatansız insanlar... Hâl böyle olunca birileri gitti ama yeni gelenler gidenleri adeta mumla arattı.
Bu kaos stratejisi yıllarca çok çeşitli şekillerde uygulandı. Bunların başını ırkçılık çekmektedir. Irkçılık yoluyla tefrika ve kargaşa oluşturma hem dün hem de bugün maalesef başarılı olmuş bir oyundur. Bugün bu oyunların bizzat aktörü olanlar, gayri İslami ve yapay yollarla toplumu yeniden kardeş yapmaya çalışıyorlar ancak beyhude… Bu konuda Alparslan Kuytul Hocaefendi sonuç alıcı yegane yolu şu net ifadelerle söylemişti: “Kur’an hakem olsun, silahlar sussun ve kardeşlik olsun.”
Irk merkezli kaos meydana getirme, dün de yapıldı bugün de yapılmaya devam ediyor. Ancak bugün özellikle İran- Amerika/İsrail savaşında İran’ın ortaya koyduğu, geri adım atmayan dik duruşu sayesinde, başta İslam alemi olmak üzere dünyanın ödünün koptuğu küresel emperyalist ve Siyonist güçlerin nasıl da yenilebileceği ortaya çıktı. Bu durum ümmette ‘eğer kimliğimizden vazgeçmezsek, cesur olursak ve halk olarak birliğimizi korursak biz de kazanabiliriz’ duygusunu oluşturdu. Halkta bu duygular uyanırken birileri tam da bu noktada rahatsız oldu ve ‘İran Şii’dir. İran tarihte Sünnilere şöyle kötülükler yaptı, böyle zararlar verdi’ diyerek müflis Yahudi gibi eski defterleri karıştırmaya başladı. Hatta hızını alamayan, boynuna fular takınca aydın olunacağını zanneden sözde aydınlar: “İran Amerika ile iş birliği içerisinde, tek gayesi Şiiliği yaymaktır” dediler; onların genç versiyonları ise: ‘Bırakın Amerika bunlara ne yaparsa yapsın (adeta canıma minnet)’ der gibi akla zarar ifadelerde bulundular. Bu şekilde yaratıcı kaos doktrini, geçmişte de dönem dönem kullanılan kaos planı, yeniden çok kuvvetli bir şekilde uygulamaya koyulmuş oldu. Geçmişte Irak’ta Amerika’nın yönlendirdiği ajanlarla yapılanlar, bu defa ne yaptığının çok da farkında olmayan/olmadığını düşündüğümüz Müslümanların eliyle yapılmaya başlandı.
2007 yılının Mayıs ayında konuşan eski bir Iraklı ajan-provokatör subay şunları itiraf ediyordu: “Bir gün Şiilerin yoğun olduğu Azamiye’de bir Şii’yi, ertesi gün Sadr kentinde bir Sünni’yi öldürüyorduk. Bu iş için Amerikalıların kurduğu bir ‘kirli işler ekibi’ var. Söz konusu ekip özellikle kalabalık pazarlarda bombalı araç patlatma konusunda uzman. Amerikan güçlerinin kullandığı en yaygın bombalı araç planı, Iraklılara ait araçlarda arama yapılırken bomba düzeneği yerleştirme şeklinde oluyor” (Yeni Şafak, 12 Mayıs 2007). Yine, CIA’nın eski Ortadoğu bölge şefi Robert Baer’in bu konuda söyledikleri Müslümanları uyandıracak cinsten: “Sünni-Şii savaşını tetikleyelim. Biz Amerikalılar niye ölelim ki! Bırakalım (Sünni-Şii) Müslümanlar birbirlerini öldürsünler!” (Nilgün Cerrahoğlu, Cumhuriyet, 14 Nisan 2012). Tarihten ve bu fecaat itiraflardan ders almalıydık. Artık oyuna gelmemeyi, kaosa sürüklenmemeyi, aynı delikten defalarca ısırılmamayı öğrenmeliydik.
Peki, tüm bu konjonktür içerisinde İran’ı hiç mi eleştirmeyeceğiz? Elbette eleştireceğiz ancak mezhebi üzerinden değil. Gün onun günü değil! Düşman topyekûn saldırırken, düşman Gazze’den İran’a, Şii-Sünni ayırt etmeden saldırırken biz birbirimizin mezhebine mi bakacağız!
İran’ı, kendi ülkelerimizin yönetimlerinin meymenetsiz duruşlarından hicap duyarak (elbette hicap duyması gereken bu konuda gürleyerek konuşanlar değil, yönetime dahil olanlar ve onların pasifliğine sessiz kalanlardır) Gazze konusunda eleştireceğiz. İran da Lübnan Hizbullah’ı da Gazze için ellerindeki gücü hem zamanında hem de yeterince kullanmadılar. Elbette her ikisi de birçok konuda tedbirsiz davrandı ve kendileri ağır kayıplar vermekle birlikte Gazze’nin de ağır kayıplar vermesine sebep oldular. Ancak günün sonunda, resmin büyüğüne baktığımızda, Şii dünyasının Sünni dünyasından çok daha mücadeleci, özellikle Filistin davası özelinde Gazze için çok daha gerçek fedakarlıklar ortaya koydukları görülecektir. İran’da Filistin’in edebiyatı ne kadar yapılır bilmiyoruz ama reelde bir şeyler yaptıkları net bir şekilde görüldü. Gazze konusunda tribünlere oynayanlarla, (yetersiz olsa da) elindeki gücü kullananlar ortaya çıktı. İyi bir şeyler yapmak şurada dursun, İsrail’le ticareti artırarak devam ettirenler ortaya çıktı. Utanmadan yapılan ticaretin günlük tutarı meclis kürsüsünden tane tane açıklandı.
Yaratıcı kaos doktrini çerçevesince, mezhep ayrışmasını körüklemede, bir devlet ve onun tayin edilmiş devlet başkanı adeta bir aparat gibi kullanıldı ve kullanılmaya devam ediyor. Suriye’nin başına getirilen Ahmed eş-Şara… İran, Amerika ile savaşırken Beyaz Saray’da Trump ile el sıkışan Şara, proje adamı olduğunu geliş şekliyle de yaptığı açıklamalarla da Beyaz Saray'da Trump’ın emir eri gibi verdirilen fotoğrafıyla da gösterdi. Ve Trump, Şara’nın rolünü zerre kadar saklamadan ilân ederek: ‘İsrail’e, Hizbullah ile Suriye’nin ilgilenmesini önerdim’ dedi. Bu sözün kafamızı yormadan ortaya çıkan manası şudur: Şii İran ve yine Şii Lübnan Hizbullah’ının karşısına Sünni Suriye’yi koyduk ki mezhep kaynaklı kaos kronikleşerek devam etsin. Elbette İran’ın karşısında Suriye bir varlık oluşturamaz ancak kaos doktrini, zaman kazanmayı, düşmanın birbirine düşüp belini doğrultamamasını ve dahili kargaşanın süregelmesini büyük bir kazanç olarak görmektedir.
İlerleyen süreçte yaptığı açıklamalarda Şara’nın rolünün ne olduğu daha net ortaya çıktı. Şara, İsrail’in Gazze’ye saldırdığı günlerde: ‘Suriye’nin savaşlardan ötürü yorgun olduğunu ve İsrail’le herhangi bir sorun istemediğini’ açıklarken; Şam valisi ‘insanlar İsrail ile bir arada yaşamak istiyor, herhangi bir sorunumuz yok.’ dedi. Şii İran ile sorunlu olanlar, Sünni Gazze’de on binlerce kardeşimizi şehid eden Siyonist İsrail’le sorunumuz yok diyorlar; başta Müslümanlar olmak üzere dünyayı inim inim inleten Amerikay’la iş tutuyorlardı. Bir taraftan böyle diyorlar, bir taraftan kendilerini Sünniliğin savunucusu olarak görüyorlardı. Adama sormazlar mı siz kimsiniz?! Arap ve Sünni olan Gazze’yi Arap ve Sünni olan Suriye değil de Farisi ve Şii olan İran savunuyor! Adama sormazlar mı siz kimsiniz?!
Kimin eliyle olursa olsun bu kaos doktrinlerini üzerimizde uygulatmamalıyız. Gözümüzü dört açmalıyız. Sadece kafirden değil sözde Müslümanlardan gelen tefrikaya da asla yol vermemeliyiz.
Meseleye darın da darı bir çerçeveden hatta iğne deliğinden bakıp, Dimyat’a pirince gittiğini düşünüp evdeki altınlardan elmaslardan hatta evin kendisinden, yerinden yurdundan, candan-serden olan sefihler gibi düşünmeyi bırakmanın zamanı geldi de geçmektedir.
Hangi oyun oynanırsa oynansın, hangi negatif propaganda yapılırsa yapılsın, ehl-i sünnetin de yolu olan ‘Şiileri tekfir etmeme ve kardeş olarak görme’ yolunu bırakmamalıyız. ‘Bırakalım Amerika İran’a ne yapıyorsa yapsın’ diyenlerin oyununu ifşa etmeliyiz. Ali Şeriati’nin kitaplarından cımbızla çekilmiş sözleri, gayrı ciddi bir şekilde, gevrek gevrek gülerek, hatta gülme krizlerine girerek yorumlayıp adeta ehl-i sünneti rezil etmeye and içenlere, Şeriati’nin yanlışlarını savunmadan doğrularını okuyarak cevap vermeliyiz.
Şia’yı savunmadan Şiilerle kardeş olunacağını öğretmeli, ehl-i sünnetin yolunu sözde değil özde yaşamalıyız.
Bugün İran’ın başarısıyla sadece mutlu olmalıyız ve cesaret bulmalıyız. Biz de başarabilir, tekeri tersine döndürebilir, Rabbimizin bizden istediği imamlığı4 zalimlerin, kafirlerin, gasıpların, hainlerin, ahlaksızların, adaletsizlerin ve merhametsizlerin elinden alabiliriz. Şunu bilelim ki; adeta haset eder gibi Şia’ya karşı savunmaya geçmek acziyettir; ehl-i sünnet yolunun yolcuları aciz olamaz! Ehl-i sünnet yolunun savunmaya ihtiyacı yoktur. Konu başkadır, konuyu karıştırmayalım.
Tüm ehli sünnet alimlerimizin ortaya koyduğu genel geçer kural olan ‘ehli kıble tekfir edilmez’ kaidesini unutmayacağız, unutturmayacağız. Şia, bizim göz bebeğimiz halifelerimizin kıymetini bilmese de başta Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer olmak üzere Hz. Osman, Hz. Ali (Radıyallahu anhüm), tüm halifelerimizin, başta Hz. Fatıma, Hz. Hatice, Hz. Aişe annelerimiz olmak üzere tüm annelerimizin ve tüm güzide ashabın kıymetini bileceğiz. Ve Hz. Hüseyn’in acısını ciğerimizde hissedeceğiz. Hatta acının ötesinde, ne için kıyam ettiğini asla unutmayacağız, unutturmayacağız! İhtilaflı meseleleri, en azından birliğe, kardeşliğe en çok ihtiyaç duyduğumuz bugünlerde gündeme getirmeyeceğiz. Zaman, ihtilaflı meseleleri gündeme getirip kalpleri bozma değil, ortak olan binlerce konuyu düşünüp kardeş olma zamanıdır.
Hasılı; Üstad Bediüzzaman’ın Uhuvvet Risalesi’ndeki bakış açısını biraz da yorumlayarak konuyu bağlayalım: “Hem her ikinizin Halık’ınız bir, Malik’iniz bir, Mabud’unuz bir, bine kadar bir bir… Hem Peygamberiniz bir, dininiz bir, kıbleniz bir, kitabınız bir, yüze kadar bir bir… Hem düşmanlarınız bir, acılarınız bir, tarihiniz bir, ona kadar bir bir... Bu kadar bir birler uhuvveti gerektirirken adavet, tefrika neyin nesi!”
1- Bu ifadenin doğrudan geçtiği, Vatikan'a ait en net resmi dokuman, Papa II. Jean Paul tarafından 6 Kasım 1999'da Yeni Delhi'de ilan edilen "Ecclesia in Asia" (Asya'da Kilise) başlıklı Papalık Genelgesi'dir (Apostolic Exhortation). Belgenin henüz ilk giriş maddesinde aynen şu ifadeler yer alır: "Birinci bin yılda Haç Avrupa toprağına dikildi; ikinci bin yılda Amerika ve Afrika'ya; üçüncü Hristiyan bin yılında ise bu geniş ve hayati Asya kıtasında büyük bir iman hasadı toplanacağını umabiliriz." Bu belge, 1998 yılında Vatikan'da toplanan Özel Asya Sinodu'nun (Piskoposlar Meclisi) sonuç raporu niteliğindedir.
2- Brzezinski, Z. (1997) Büyük Satranç Tahtası: Amerikan Üstünlüğü ve Jeostratejik Zorunlulukları. Basic Books
3- Bu slogan, özellikle 2011 Arap Baharı sürecinde (özellikle Mısır’daki Tahrir Meydanı protestolarında) simgeleşmiş olan Arapça "Erhal!" (İstifa et! / Git!) çağrısıyla özdeşleşmiştir.
4- Bkz: Al-i İmran, 110.
